top of page

ORTA AMERİKA TURU (Meksika – Guatemala – El Salvador – Nikaragua – Kosta Rika – Panama) 6. Gün

Yazarın fotoğrafı: ÖMER SUHA TOPALAK
ÖMER SUHA TOPALAK
16 Eki
11 dakikada okunur

Nikaragua Bayrağı
Nikaragua Bayrağı

Seyahatin 6. Günü 14.11.2025  Cuma    EL SALVADOR - SAN SALVADOR - LA UNION - NIKARAGUA - POTOSİ - LEON


Bugün bizi bekleyen yolculuk, Orta Amerika gezimizin en maceralı etaplarından biri olacak. El Salvador’dan ayrılarak Nikaragua’ya geçeceğiz. Ancak bu kez yolculuğumuzu tek bir ulaşım aracıyla tamamlamayacağız; önce otobüsle yola çıkacak, ardından bir bota binecek, sonrasında ise yeniden otobüsle yolumuza devam edeceğiz. Üstelik aradaki deniz yolculuğumuz, Fonseca Körfezi’nin büyüleyici manzaraları eşliğinde gerçekleşecek.


Adını, Katolik Hükümdarlar I. Isabella ve II. Ferdinand döneminde önemli görevler üstlenmiş İspanyol din adamı, saray mensubu, bürokrat ve sömürge yöneticisi Juan Rodríguez de Fonseca’dan (1451–1524) alan bu körfezi denizden aşacağız. Karayolunu tercih etseydik Honduras’a da girip çıkmamız gerekecekti. Bu nedenle deniz yolculuğu, hem güzergâhımızı kolaylaştıracak hem de bize farklı bir coğrafyayı denizden tanıma fırsatı sunacaktı.


Yaklaşık üç buçuk saat süren otobüs yolculuğumuz boyunca göz alabildiğine uzanan ormanlar ve ekili araziler eşlik etti bize. Yerleşim yerleri oldukça seyrek, doğa ise geniş ve hâkimdi. Yolculuğun en dikkat çekici manzarası, heybetli görünüşüyle ufukta yükselen San Miguel Yanardağı oldu. Çevresindeki yeşil örtünün arasından yükselen bu volkanik dağ, yol boyunca gördüğümüz en etkileyici görüntüydü.


Bir süre sonra Texaco adlı bir benzin istasyonunda mola verdik. Roadmarket isimli dükkâna uğrayarak yöreye özgü atıştırmalıklardan aldık. İstasyonun girişinde duran, oldukça ilginç ve komik görünüşlü güvenlik görevlisi de kısa süreliğine dikkatimizi üzerine çekti. Böyle küçük karşılaşmalar, yolculuğun sıradan anlarına bile renk katıyordu.


La Unión: El Salvador’un Körfeze Açılan Kapısı

Yolculuğumuzun sonunda El Salvador’un kıyı kasabalarından La Unión’a ulaştık. Bizi karşılayan Fonseca Körfezi manzarası gerçekten etkileyiciydi. Deniz, kıyı boyunca uzanan yerleşimler ve liman çevresindeki hareketlilik, buranın yalnızca bir sahil kasabası değil, aynı zamanda ülkenin denizle kurduğu ilişkinin önemli merkezlerinden biri olduğunu hissettiriyordu.


Otobüsle kasabanın içinden geçerken sokakları, insanları ve yol kenarlarında satış yapan seyyar esnafı gözlemledik. Maliye Bakanlığı’nın (Ministerio de Hacienda) binası, Restaurante La Bahía adlı balık restoranı ve El Salvador Ulusal Donanması’nın (Marina Nacional) tesisleriyle bünyesindeki Sahil Güvenlik birimi (Guardacostas) güzergâhımız üzerinde gördüğümüz yerler arasındaydı.


Ardından otobüsten inerek kasabayı yürüyerek keşfetmeye başladık. Kıyıda sıralanan kayıklar, denizin gündelik hayatla iç içe geçtiğini gösteriyordu. Bir sokak satıcısının tezgâhında papayalar, ananaslar, salatalıklar, Meksika turpu olarak bilinen jicama, altın elma ya da ambarella ve mandalinalar yan yana dizilmişti. Renkleriyle göz alan bu meyve ve sebzeler, tropikal coğrafyanın cömertliğini sergiliyordu.


Yakınlarda, El Salvador’un dünyaca tanınan geleneksel yemeklerinden pupusaların pişirildiği bir tezgah vardı. Sıcak sacın üzerinde hazırlanan bu yerel lezzet, çevreye yayılan kokusuyla sokak yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı. Ülkeden çıkış işlemlerimizi gerçekleştireceğimiz göçmenlik ve sınır kontrol ofisini de burada gördük.

Yürüyüşümüz sırasında RH Barbería adlı berber dükkânına, El Salvador İtfaiye Teşkilatı’nın (Cuerpo de Bomberos de El Salvador) resmî armasıyla dikkat çeken itfaiye binasına ve Cafetería y Pupusería La Familiar adlı işletmeye rastladık. Kapısında Barbería América yazan bir başka berber dükkânı da gözümden kaçmadı.


Fakat bütün bu gündelik hayat manzaraları arasında beni en çok etkileyenlerden biri, üzerinde “Gençlik hayallerine sadık kal” mesajı bulunan bir duvar resmiydi. Resimde bir astronot yer alıyordu. Sonradan öğrendiğime göre bu kişi, El Salvador kökenli bir aileden gelen Amerikalı astronot Frank Rubio’ydu. Rubio, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) kesintisiz 371 gün geçirerek uzayda tek seferde en uzun süre kalan Amerikalı astronot unvanını elde etmişti.

Bir duvarın üzerine resmedilmiş bu astronot, küçük bir kıyı kasabasının sokaklarında, insanın hayallerinin sınır tanımadığını hatırlatan anlamlı bir simge gibi duruyordu. Bir yanda tropikal meyvelerini satan esnaf, diğer yanda dünyanın ötesine uzanmış bir insanın portresi… Hayatın yerel ve evrensel yüzleri, aynı sokakta buluşuyordu.


İnanç, Ticaret ve Sokak Yaşamı

Kasabada karşılaştığımız bir başka dikkat çekici unsur, El Salvador bayrağının renklerini ve ulusal armasını taşıyan mavi-beyaz zeminli dinî bir pankarttı. Üzerinde İspanyolca şu ifadeler yazılıydı:

“JESUCRISTO ES EL SEÑOR DE EL SALVADOR”(İsa Mesih, El Salvador’un Rabbidir.)

“Gloria a Cristo”(Mesih’e şükürler olsun.)

“SEÑOR JESÚS YO TE RECIBO HOY COMO MI UNICO SALVADOR”(Rab İsa, Seni bugün tek kurtarıcım olarak kabul ediyorum.)

Pankart, ülkedeki dinî inancın kamusal yaşamdaki görünürlüğünü yansıtan örneklerden biriydi. Sokaklarda yalnızca ticaretin ve gündelik yaşamın değil, insanların inançlarının ve değerlerinin de kendilerine yer bulduğunu görmek mümkündü.


Üzerlerinde Grupo Financiero La Huella de Oro amblemi bulunan beyaz tişörtler giyen iki El Salvadorlu kadınla da karşılaştık. Bu kuruluşun, altını teminat gösterenlere anında nakit kredi ve çeşitli finansal hizmetler sunduğunu öğrendim. Böylece küçük bir kasaba gezisi sırasında yerel ekonominin işleyişine dair bir ayrıntı daha edinmiş oldum.


Ardından, görünümüyle hemen dikkatimi çeken seyyar bir kar ve granita, yani buzlu içecek arabası gördük. Minuta adıyla da bilinen bu tür içeceklerin satıldığı arabanın üzerinde El Salvador bayrağı asılıydı. Renkli şuruplar, bardaklar ve çeşitli atıştırmalıklar, aracı âdeta küçük bir renk cümbüşüne dönüştürmüştü. Üzerinde “Es un Orgullo Salvadoreño!” (Bir El Salvador gururu!) ve “Dios es Amor” (Tanrı sevgidir) yazıları bulunuyordu.

Bütün bu ayrıntılar, La Unión’un belleğimde yalnızca körfez manzarasıyla değil, sokaklarında karşılaştığım insanları, renkleri, yazıları ve gündelik yaşamın küçük sahneleriyle de yer etmesini sağladı.


Fonseca Körfezi’ni Aşarken

Kasaba gezimizin ardından, bizi Nikaragua’ya götürecek bota binmek üzere iskeleye doğru yürüdük. Bizi bekleyen tekne oldukça büyüktü. Üzeri tente ile kapatılmış, arka tarafına iki sürat motoru yerleştirilmişti. Kısa süre sonra El Salvador kıyıları geride kalmaya, deniz yolculuğumuz başlamaya hazır hâle gelmeye başladı.

Bota yerleşip hareket ettiğimizde Fonseca Körfezi’nin sularına açıldık. Meanguera, Conchaguita, Zacatillo ve Martín Pérez gibi adaların arasından geçerek yol aldık. Kıyıların ve adaların oluşturduğu manzara, karayolunda geçirdiğimiz saatlerden sonra bize bambaşka bir yolculuk deneyimi sunuyordu.


Yaklaşık bir buçuk saatlik deniz yolculuğunun ardından Nikaragua’nın Potosí kıyılarına ulaştık. İlk dikkatimi çeken, sahilin neredeyse simsiyah kumlarıydı. Cosigüina Yanardağı Doğa Koruma Alanı içerisinde bulunan bu kıyı, volkanik kökenli siyah kumlarıyla alışılmış sahil görüntülerinden ayrılıyordu. Doğanın milyonlarca yıllık oluşum sürecinin izleri, ayaklarımızın altındaki kumlarda bile kendini belli ediyordu.


Ancak karaya ayak basar basmaz bizi bekleyen manzara, doğal güzelliklerden çok sınır işlemleriyle ilgiliydi. Daha içeride bir gümrük binası bulunmasına rağmen işlemlerimiz sahilde kurulan bir masada gerçekleştirildi. Bir gümrük memuru ve yanında duran dört asker bizi karşıladı. Pasaportlarımıza giriş damgaları basıldı; valizlerimiz açılarak arandı. Nikaragua’ya giriş için kişi başı 25 ABD doları ödedik.

İşlemler tamamlandığında otobüsümüzün sahildeki otoparkta bizi beklediğini gördük. Fazla oyalanmadan otobüse geçerek yeniden yola koyulduk. Önümüzde yaklaşık iki buçuk saatlik bir yol vardı ve hedefimiz, Nikaragua’nın tarihî şehirlerinden León’du.


Nikaragua: Göller, Volkanlar ve Tarih

Yeni bir ülkeye adım atmışken, yol boyunca göreceğimiz yerleri daha iyi anlamak için Nikaragua hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Nikaragua, Orta Amerika cumhuriyetlerinin yüzölçümü bakımından en büyük ülkesidir. Yaklaşık 130.375 km2 alana yayılan ülkenin nüfusu, gezimiz sırasında esas aldığım bilgilere göre yaklaşık 7 milyon kişiydi. Ülkenin adının, 16. yüzyılın başlarında bugünkü Nikaragua Gölü çevresinde yaşayan yerli topluluğun önderi Nikarao’dan geldiği kabul edilir. Nikaragua’nın tarihi, yerli halkların kültürüyle Avrupa sömürgeciliğinin etkilerinin iç içe geçtiği karmaşık bir geçmişe sahiptir. Ülkede İspanyol sömürge yönetiminin yanı sıra, özellikle Karayip kıyılarında İngiliz etkisi de görülmüştür. Bu tarihsel katmanlar, ülkenin kültürel yapısında ve toplumsal yaşamında izlerini günümüze kadar taşımıştır.

Nüfusun önemli bir bölümünü mestizolar, yani Avrupa ve yerli Amerika kökenlerinin karışımından gelen insanlar oluşturur. Başkent Managua, aynı zamanda ülkenin en büyük şehridir ve nüfusun yaklaşık altıda birine ev sahipliği yapar.


Nikaragua bayrağı, yatay olarak sıralanmış mavi-beyaz-mavi üç şeritten oluşur. Ortadaki beyaz şeridin merkezinde devlet arması yer alır. Mavi şeritler, ülkenin kıyılarının uzandığı Pasifik Okyanusu ile Karayip Denizi’ni simgelerken beyaz şerit, Orta Amerika’nın kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan coğrafi konumunu temsil eder.

Bayrağın ortasındaki arma da sembollerle yüklüdür. Altın sarısı bir üçgen içerisinde, denizin ortasından yükselen beş volkanik dağ, gökkuşağı ve dağların üzerinde ışıklar saçan Frigya başlığı tasvir edilmiştir. Üçgeni çevreleyen dairesel yazıda üstte “Nikaragua Cumhuriyeti”, altta ise “Orta Amerika” ifadeleri bulunur.

Birçok Orta Amerika ülkesinde olduğu gibi Nikaragua bayrağının tasarımında da Orta Amerika Konfederasyonu’nun bayrağından esinlenilmiştir. Ülkenin siyasi tarihine ilişkin notlarım arasında, o dönemde devlet başkanlığı görevini Daniel Ortega’nın yürüttüğü bilgisi de yer alıyordu.

Gezimiz sırasında döviz kuru 1 ABD doları karşılığında 36,80 Nikaragua kordobasıydı.


Şeker Kamışı Tarlaları Arasında

Potosí’den ayrıldıktan sonra Nikaragua’nın iç kesimlerine doğru ilerlemeye başladık. Yol boyunca azımsanmayacak sayıda yerleşim yerinden geçtik; ancak evlerin çoğu oldukça basit, hatta derme çatma yapılardı. Buna karşılık, kilometreler boyunca uzanan şeker kamışı tarlaları dikkat çekiyordu. Yeşilin farklı tonlarıyla kaplı bu geniş araziler, ülkenin tarımsal yaşamına dair güçlü bir izlenim bırakıyordu.


Yaklaşık bir buçuk saat sonra Chinandega şehrine ulaştık. Burada Pronto–UNO Los Encuentros adlı benzin istasyonunun bünyesindeki markete uğradım. Kendime rom ve sandviç aldım; bunun için 331 Nikaragua kordobası ödedim.


Benzin istasyonunun karşısındaki kavşakta ise dikkat çekici bir yerli anıtı bulunuyordu. Sonradan öğrendiğime göre bu heykel, yerli direnişinin sembollerinden Cacique Agateyte’ye aitti. Agateyte, yaklaşık 1528 yılına tarihlenen geçmişiyle Nikaragua’nın kuzeybatısındaki Tezoatega Nikaraao beyliğini yönetmiş, Kolomb öncesi dönemin yerli önderlerinden biri olarak anılıyordu. Adının “Kamışın Efendisi” anlamına geldiği belirtiliyordu. Nikaragua’da Nicānāhuac olarak anılan Nahua topluluğunun bir parçası olan bu yerli toplumun tarihine ilişkin bilgiler, kavşaktaki heykeli sıradan bir anıttan çok daha anlamlı hâle getiriyordu.

Yol kenarında rastladığımız bu heykel, ülkenin yalnızca sömürge döneminden ibaret olmayan, çok daha eski ve köklü bir tarih taşıdığını hatırlatıyordu. Her yolculukta olduğu gibi burada da bazen bir meydan, bazen bir heykel, bazen de bir sokak tabelası, gidilen yerin geçmişine açılan küçük bir pencereye dönüşüyordu.

Chinandega’dan yeniden hareket ettikten yaklaşık bir saat sonra León’a ulaştık.


León: Tarihî Sokaklar ve Şairler Şehri

León’a vardığımızda grubumuzun tamamının aynı otelde konaklayamayacağını öğrendik. Bu nedenle iki ayrı otele yerleştirilecektik. Grubun bir bölümü, tarihî merkezde La Recolección Katolik Kilisesi’nin karşısında bulunan Hotel La Recolección’da kalacaktı. Benim de aralarında bulunduğum diğer grup ise Aziz Fransis Kilisesi’nin yanındaki Hotel El Convento’ya yerleşecekti.

Gece karanlığı çökmüş olsa da şehri ilk kez görmenin heyecanıyla kendimi sokaklara attım. Fotoğraf makinemle çevreyi görüntülemeye, ışıkların altında beliren tarihî yapıları ve meydanları keşfetmeye çalıştım.


İlk dikkatimi çeken yerler La Recolección Kilisesi, Şairler Parkı, Aziz Fransis Kilisesi ve önündeki Barış Kurt Kardeş heykeliydi. Gecenin karanlığı ayrıntıları tam olarak seçmeme engel olsa da bu yapıların ve anıtların her birinin anlatacak bir hikâyesi olduğu belliydi. Kiliseyi ve heykeli ertesi gün gündüz gözüyle yeniden ziyaret ederek daha ayrıntılı incelemeyi planladım.


Özellikle Şairler Parkı, León’un kültürel kimliğini anlamak açısından dikkat çekici bir yerdi. Park, kentin edebiyat dünyasına damga vurmuş şairlerine adanmış, tarih ve sanatın iç içe geçtiği özgün bir mekândı. Odak noktasında, “Kastilya edebiyatının prensi” olarak anılan ve İspanyol Modernizminin en önemli temsilcilerinden kabul edilen Rubén Darío’nun (1867–1916) heykeli yer alıyordu. Çevresinde ise ülkenin edebiyat tarihine adını yazdırmış başka şairlerin büstleri sıralanmıştı.

Bunlar arasında Alfonso Cortés (1893–1969), Azarías H. Pallais (1884–1954) ve Salomón de la Selva (1893–1959) bulunuyordu. Ayrıca Chorotega Modernist şiir geleneğiyle ilişkilendirilen Antenor Sandino Hernández’in (1898–1969) büstü de parkın kültürel zenginliğini tamamlıyordu. Bazı kaidelerde şairlerin seçilmiş dizelerine yer verilmişti.

Park ve çevresindeki evler de León’un edebiyat geçmişiyle yakından bağlantılıydı. Parkın kuzeyindeki köşe ev, Rubén Darío’dan sonra ülkenin önemli şairleri arasında sayılan Alfonso Cortés’in hayatının son bulduğu yer olarak biliniyordu. Evin arsalarından birinin geçmişte Alfonso Cortés Müzesi olarak kullanıldığı, müze artık faaliyette olmasa da duvardaki bir plaketin bu hatırayı yaşattığı belirtiliyordu.

Gece karanlığında parkın bütün ayrıntılarını görmek mümkün değildi. Yine de heykeller, tarihî evler ve sessiz meydan, León’un neden şairler şehri olarak anıldığını daha ilk geceden hissettirmeye yetmişti.


Hotel El Convento’ya Yerleşme

Benim konaklayacağım Hotel El Convento, sömürge döneminden kalma, tek katlı ve geniş bir orta avluya sahip tarihî bir yapıydı. Otelin mimarisi, León’un geçmişinden bugüne ulaşan izleri taşıyordu. Dışarıdan bakıldığında bile modern otellerden farklı bir atmosfere sahip olduğu anlaşılıyordu.

Eşyalarımı odama bıraktıktan sonra oyalanmadan yeniden sokağa çıktım. Diğer arkadaşlarla buluşacak, ardından birlikte akşam yemeğine gidecektik. Ancak León’un sokakları, daha ilk akşamdan bizi yalnızca yemek ve dinlenmeyle sınırlı kalmayacak bir programa doğru çekiyordu.


León’da Geleneksel Danslar ve Halk Kültürü

Bizi, León Katedrali’nin karşısında bulunan Juan José Quezada Parkı çevresinde hareketli bir atmosfer karşıladı. Burada “Ulusal Aziz Koruyucular” sergisi düzenleniyor, Nikaragua Turizm Enstitüsü tarafından organize edilen “Muzaffer Nikaragua” adlı kültürel festival kapsamında geleneksel dans gösterileri sunuluyordu.

Meydandaki canlılık, geceye ayrı bir renk katmıştı. Genç kız ve erkeklerden oluşan dans toplulukları, geleneksel kıyafetleriyle sahne alıyor, müziğin ritmine uyum sağlayarak izleyenlere Nikaragua’nın zengin halk kültürünü tanıtıyordu.

Gösteriler arasında ülkenin en tanınmış geleneksel performanslarından biri olan El Güegüense de vardı. Bu geleneksel tiyatral dans, yerli kültürle İspanyol sömürge döneminden kalan unsurların bir araya geldiği önemli bir kültürel miras olarak biliniyordu.


Erkek dansçıların giydiği hasır şapkalar, yani sombrero de paja, açık renkli gömlek ve pantolonlar; kadın dansçıların ise geniş, renkli ve kat kat fırfırlı etekleri gösterinin görsel zenginliğini oluşturuyordu. Bu kıyafetler, Nikaragua’nın mestizo kültürünü ve sömürge dönemiyle şekillenen tarihsel karşılaşmalarını yansıtan unsurlar arasındaydı.

Dansları izlerken yalnızca ritme ve hareketlere değil, kıyafetlerin taşıdığı anlamlara da dikkat ettim. Halk dansları, geçmişin olaylarını ve toplumların hafızasını sonraki kuşaklara aktaran canlı bir anlatım biçimiydi. Meydandaki gösteriler de Nikaragua’nın kültürel kimliğinin hâlâ günlük yaşamın içinde yaşatıldığını ortaya koyuyordu.


Çevrede gördüğümüz en ilginç figürlerden biri ise devasa boyutlarıyla dikkat çeken La Gigantona adlı kadın kuklasıydı. Yaklaşık üç metre yüksekliğindeki bu figür, ahşap bir iskelet üzerine kurulmuştu. İçine giren bir kişi tarafından omuzlarda taşınarak hareket ettiriliyordu. Rengârenk, kat kat fırfırlı elbisesi ve büyük şapkasıyla kalabalığın üzerinde yükseliyor, bulunduğu yere adeta ayrı bir sahne havası katıyordu.

La Gigantona’nın, İspanyol sömürge dönemindeki varlıklı ve beyaz tenli İspanyol kadınlarını temsil ettiği anlatılıyordu. Bu dev kukla, sömürge döneminden kalan kültürel unsurlarla yerli geleneklerin birleşmesinden doğmuştu. Görünüşü ilk bakışta eğlenceli olsa da taşıdığı tarihsel anlam, onu sıradan bir sokak gösterisinden farklı kılıyordu.

Gösteriye Enano Cabezón adı verilen büyük kafalı küçük bir figür ile davulcular ve müzik toplulukları da eşlik ediyordu. Dev kuklanın hareketleri, müziğin ritmi ve çevresinde toplanan insanların ilgisi, meydanı renkli bir halk şenliğine dönüştürmüştü.

León’da karşılaştığımız bu figürler, Nikaragua’nın kültürel mirasının yalnızca müzelerde veya tarih kitaplarında korunmadığını, sokaklarda, meydanlarda ve halkın ortak eğlencesinde de yaşamaya devam ettiğini gösteriyordu.


Juan José Quezada Parkı ve León Katedrali

Gösterilerin ardından Juan José Quezada Parkı’nda kurulan “Ulusal Aziz Koruyucular” sergisini gezdim. Çevredeki belediyelerin açtığı stantlar, bölgesel kültürleri ve yerel gelenekleri tanıtan bir ortam oluşturuyordu. Her bir stant, ülkenin farklı köşelerinden gelen kültürel izleri aynı meydanda buluşturuyordu.


Daha sonra León Katedrali’ni gece ışıkları altında fotoğrafladım. Göğe Yükselen Meryem Katedrali adıyla da bilinen yapı, görkemli görünüşüyle meydanın en belirgin mimari simgesiydi. Çan kulesi ve önündeki aslan heykeli de gece çekimlerimde yer aldı. Katedralin çevresinde dolaşırken, León’un tarihî ve kültürel yaşamının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini bir kez daha hissettim. Bir tarafta dinî yapılar, diğer tarafta şairlerin anıtları, meydanlarda ise geleneksel danslar ve halk gösterileri vardı. Şehir, geçmişini yalnızca korumakla kalmıyor, onu bugünün yaşamının içine de taşıyordu.


Katedralin yakınındaki Kahramanlar ve Şehitler Parkı’nda bulunan bir anıt da dikkatimi çekti. Anıt, Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FSLN) kurucularından Carlos Fonseca Amador’a adanmıştı.

1936–1976 yılları arasında yaşamış olan Fonseca Amador, Nikaragualı bir öğretmen, kütüphaneci ve FSLN’nin kurucu liderlerinden biriydi. Anıtın önündeki tabelada portresi ve adı bulunuyordu. Taş kaidesinde ise ona atfedilen şu söz yazılıydı:

“La victoria tiene un precio elevado y triste. La alegría total, por eso es patrimonio de las generaciones futuras.”

“Zaferin bedeli yüksek ve hüzünlüdür. Bu nedenle gerçek mutluluk, gelecek nesillerin mirasıdır.”

Bu söz, mücadelelerin ve fedakârlıkların yalnızca kendi dönemleriyle sınırlı kalmadığını, geleceğin yaşamını da şekillendirdiğini anlatıyordu. Şehrin ortasında, tarihî yapıların ve meydanların arasında yer alan bu anıt, Nikaragua’nın siyasi geçmişinin de León’un belleğinde önemli bir yer tuttuğunu gösteriyordu.


Restaurante El Sesteo’da Akşam Yemeği

Günün uzun yolculuğu ve akşam boyunca süren gezimizin ardından, yemek yemek üzere yeniden katedralin yakınındaki Restaurante El Sesteo’ya gittik. Masamıza yerleşip siparişlerimizi verdikten sonra yemekler gelene kadar Victorya adlı yerel birayı yudumladık.


Restoranın iç mekânında, barın üzerindeki duvar dikkatimi çekti. “CLUB DE POETAS”, yani “Şairler Kulübü” başlığının altında, çerçevelenmiş ünlü şairlerin portreleri sıralanıyordu. León’un edebiyatla kurduğu güçlü bağ, burada da karşıma çıkmıştı. Şehrin şairleri yalnızca parklarda ve anıtlarda değil, restoranların duvarlarında bile yaşatılıyordu.

Portreler soldan sağa doğru şu isimlere aitti:

  • Rubén Darío (1867–1916): Nikaragualı ünlü şair, yazar ve diplomat. İspanyolca edebiyatta Modernismo akımının öncülerinden kabul edilir.

  • Salomón de la Selva (1893–1959): Nikaragualı şair ve yazar.

  • Azarías H. Pallais (1884–1954): Nikaragualı şair ve din adamı.

  • Alfonso Cortés (1893–1969): Nikaragua’nın önemli şairlerinden ve çevirmenlerinden biri.

Günün farklı saatlerinde parkta, meydanda ve şimdi de bir restoranın duvarında karşıma çıkan bu isimler, León’un edebiyatla ne kadar güçlü bir bağ kurduğunu ortaya koyuyordu. Şehirde şiir, geçmişte kalmış bir sanat dalı değil, kentin kimliğini oluşturan unsurlardan biri gibiydi.


Yemeğimiz geldiğinde soframızda sebzeli ve etli şiş kebap, kızarmış muz, pirinç pilavı, çeşitli sotelenmiş sebzeler ve küçük bir kapta sunulan soğanlı sos vardı. Yemeklerimizi yerel Tona birası eşliğinde yedik. Böylece gün boyunca tanımaya çalıştığımız Nikaragua’nın lezzetleriyle de tanışmış olduk.

Günün Sonu

El Salvador’dan başlayan, karayoluyla devam eden, Fonseca Körfezi’nde tekne yolculuğuyla ülke değiştirdiğimiz ve Nikaragua’nın iç kesimlerinden León’a uzanan uzun gün nihayet sona eriyordu.

Sabahın erken saatlerinden itibaren farklı coğrafyalar, kasabalar, sınır işlemleri, volkanik kıyılar ve geniş şeker kamışı tarlaları görmüştük. Akşam ise León’un tarihî sokaklarında dolaşmış, şairlerin izini sürmüş, geleneksel dansları izlemiş ve ülkenin halk kültürüne ait ilginç figürlerle tanışmıştık.

Özellikle La Gigantona’nın meydandaki heybetli görünüşü, katedralin gece ışıkları altında yükselen silueti ve Şairler Parkı’nın edebiyatla dolu atmosferi, günün belleğimde yer eden görüntüleri arasında kaldı.

Yemeğimizi bitirdikten sonra yürüyerek otelimize döndük. Sömürge döneminden kalma, geniş avlulu tarihî Hotel El Convento’nun odasına çekildiğimde, geride bıraktığımız uzun günün yorgunluğu üzerime çökmüştü. Dışarıda León’un gecesi sürerken ben de yatağıma uzanıp gözlerimi kapattım.

Böylece Orta Amerika yolculuğumuzun altıncı günü, yeni bir ülkenin kıyılarından tarihî León şehrine uzanan sayısız izlenimle sona erdi. Eski otelin sessiz odasında, ertesi günün yeni keşiflerini düşünerek rüyalara daldım.

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page