top of page

ORTA AMERİKA TURU (Meksika – Guatemala – El Salvador – Nikaragua – Kosta Rika – Panama) 3. Gün

Yazarın fotoğrafı: ÖMER SUHA TOPALAK
ÖMER SUHA TOPALAK
25 Eyl
7 dakikada okunur

Seyahatin 3. Günü 11.11.2025  Salı      GUATEMALA – ANTIGUA - ATITLAN GÖLÜ

Dün gece tam uyumaya hazırlanıyorduk ki beklenmedik bir haber geldi. Ertesi sabah saat 08.00’den itibaren Guatemala genelinde yolların kapatılacağını öğrendik. Ülke genelinde emekli askerler, devletten kendilerine yönelik mali yardımların artırılmasını, ek tazminat ve emekli maaşı ödenmesini talep ederek protesto gösterilerine başlayacaklardı.

Programımızda Antigua’dan Atitlán Gölü’ne geçmek ve geceyi göl kıyısında geçirmek vardı. Yolun kapanması ihtimaline karşı yerel rehberimiz ve acente, gece yarısını beklemeden yola çıkmamız gerektiğini bildirdi. Yaklaşık iki buçuk saatlik yolumuz vardı. Saat 08.00’den önce bölgeye ulaşabilmek için sabaha karşı 03.30’da kalktık, 04.00’te otobüsümüze binerek karanlığın içine doğru yola çıktık.

Şehrin henüz uykuda olduğu saatlerdi. Sokak lambaları geride kalırken Guatemala’nın karanlık yollarında ilerliyorduk. Neyse ki Ejder Tur gezginleri bu tür beklenmedik durumlara alışkındı. Kimse itiraz etmedi, herkes zamanında kalktı ve kısa bir hazırlığın ardından kendimizi gecenin sessizliğine bıraktık.

Bazen seyahat, programda yazanlardan çok, karşınıza çıkan beklenmedik olaylarla şekilleniyor. O sabah da yolculuğumuzun en güzel anılarından birinin böyle başlayacağını henüz bilmiyorduk.

Atitlán Gölü

Biraz da günün asıl kahramanı olan Atitlán Gölü’nden söz edelim.

Sololá ilinde bulunan Atitlán Gölü, Guatemala’nın en çok ziyaret edilen turistik bölgelerinden biri. Dünyanın yeni yedi harikasından biri olmaya aday gösterilmiş. 130 kilometrekarelik yüzölçümüyle oldukça geniş bir alan kaplayan gölün suları, ışığa ve havaya göre koyu maviden yeşile kadar değişen renkler taşıyor.

Yaklaşık 84 bin yıl önce meydana gelen büyük bir volkanik patlamanın ardından oluşan göl, deniz seviyesinden yaklaşık 1.500 metre yüksekte bulunuyor. Uzunluğu 18 kilometre, derinliği ise 341 metreye kadar ulaşıyor. Bu özelliğiyle Orta Guatemala’nın en derin gölü.

Fakat Atitlán’ı yalnızca rakamlarla anlatmak mümkün değil. Onu asıl etkileyici kılan, suyun çevresinde yükselen volkanlar ve gölün kıyısına serpiştirilmiş rengârenk yerleşimler.

Atitlán, Tolimán ve San Pedro volkanları, gölün çevresinde adeta üç dev bekçi gibi yükseliyor. Bu yüzden bölge halkı da onlara “Üç Dev” adını vermiş.

Gölün çevresinde Santiago Atitlán, San Lucas Tolimán, San Antonio Palopó, Santa Catarina Palopó, Panajachel ve San Pedro La Laguna gibi kasabalar bulunuyor. Bu yerleşimlerde yaşayanların önemli bir bölümü Cakchiquel ve Tzutuhil halklarının soyundan geliyor.

Her köyün kendine özgü bir havası var. Santa Cruz la Laguna ve San Pedro daha sakin, dingin ve huzurlu bir atmosfer sunarken, Sololá’nın en popüler yerlerinden biri olan Panajachel daha hareketli ve renkli.

Köylerde el emeğinin izlerini her yerde görmek mümkün. Kumaşlar, çömlekler, bilezikler, davullar, hamaklar ve daha pek çok el sanatı ürünü, bölgenin kültürel zenginliğini yansıtıyor.

Panajachel ise konaklama olanaklarının fazlalığı nedeniyle göl çevresini keşfetmek için önemli bir merkez. Buradan çevredeki köylere teknelerle ulaşmak oldukça kolay.

Gölü İlk Kez Görmek

Yolumuz üzerinde Julio César Méndez Montenegro adına düzenlenmiş gözetleme terasında durduk. 1915-1996 yılları arasında yaşamış olan Méndez Montenegro, 1966-1970 yılları arasında Guatemala’nın 34. başkanı olarak görev yapmış bir akademisyenmiş.

Ama doğrusu, orada onun siyasi geçmişinden çok, gözlerimizin önüne serilen manzarayla ilgilendik.

Atitlán Gölü aşağıda bütün ihtişamıyla uzanıyordu. Çevresindeki volkanlar, kıyıya tutunmuş köyler ve uçsuz bucaksız görünen doğa, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bambaşka bir güzelliğe bürünmüştü.

Fotoğraf makineleri hemen ortaya çıktı. Bol bol fotoğraf çektik. Gerçekten çok ama çok güzeldi.

Göl Bahçeleri

Sonunda virajlarla kıvrılan yollardan aşağıya doğru inmeye başladık. Önce Panajachel’e ulaştık, ardından yürüyerek Jardines del Lago, yani Göl Bahçeleri Oteli’ne geçtik.

Otelin manzarası da en az göl kadar etkileyiciydi.

Karşımızda Atitlán, Tolimán ve San Pedro volkanları; onların önünde ise Atitlán’ın masmavi suları uzanıyordu. Sanki göl ve dağlar, otelin tam karşısında bize özel bir sahne hazırlamıştı.

Burada da bol bol fotoğraf çektik ve birbirimizin fotoğraflarını çektik.

Atitlán’da Tekne Gezisi

Kahvaltının ardından göle açılmak üzere bir tekneye bindik.

Tekne ilerledikçe gölün çevresindeki Santa Cruz la Laguna, Jaibalito, Tzununa, San Marcos La Laguna ve San Pablo La Laguna köyleri birer birer görüş alanımıza girdi.

Ben daha iyi görebilmek ve fotoğraf çekebilmek için teknenin ön tarafına geçtim.

Manzara gerçekten harikaydı ama bunun küçük bir bedeli oldu.

Rüzgâr ve dalgalar teknenin ön tarafını sürekli dövüyordu. Bir süre sonra yalnızca manzarayı değil, dalgaların suyunu da seyretmeye başladım. Epey ıslandım.

Ama böyle anlar da seyahatin tadıydı.

San Juan La Laguna

Sonunda San Juan La Laguna köyüne ulaştık.

Kıyıdan yürüyerek kısa bir süre sonra kakao çekirdeklerinden çikolata üretilen bir yere geldik. Dışarıda “Karmela’s Restaurante” yazıyordu; ancak içeride Xocolatl markasıyla çikolata üretimi ve satışı yapılıyordu.

Badem, aktif karbon, keçi sütü, salatalık ve zerdeçal sabunlarının yanı sıra çikolata, avokado ve aynısefa şampuanları da satılıyordu.

Guatemalalı bir kadın bize kakao meyvesinden başlayarak çikolatanın nasıl üretildiğini göstererek anlattı. Kakao meyvesinin geçirdiği aşamaları, çekirdeklerin nasıl işlendiğini ve sonunda çikolataya nasıl dönüştüğünü izledik.

Bu sırada köye özgü, çok uzun külahlı bir şapka elden ele dolaşmaya başladı. Ortaya oldukça eğlenceli görüntüler çıktı.

Sunumun ardından ben de çikolata barından sıcak çikolata içtim. Ücreti 30 Guatemala Quetzalıydı.

Renklerin Köyü

Sonra yeniden dışarı çıktık ve San Juan La Laguna’nın sokaklarında dolaşmaya başladık.

Köyün ana caddesi boyunca güneşten korunmak ve aynı zamanda sokağa renk katmak için rengârenk şemsiyeler asılmıştı. Yukarı baktığınızda şemsiyelerin renkleri, aşağı baktığınızda ise boyalı sokakların canlılığı göze çarpıyordu.

Hediyelik eşya dükkânları, kıyafet satan küçük mağazalar, restoranlar ve el emeği ürünlerle dolu tezgâhlar yol boyunca sıralanmıştı.

Sabor Arte Restaurante menüsünü duvara renkli resimlerle birlikte asmıştı. Menüde Fajitas de Res, Pollo a la Plancha, Pasta Vegetariana, Pinchos Mixtos, Pasta Alfredo con Camarón, Filete de Pescado, Mar y Tierra, Jocon de Pollo, Pepian de Pollo, Ceviche, Mojarra Frita, Caldo de Marisco, Camarones Empanizado, Churrasco Mixto ve Milanesa de Pollo gibi pek çok yemek bulunuyordu.

İçecekler arasında ise Michelada, Margarita, Cuba Libre ve Mojito vardı.

San Juan La Laguna’nın sokaklarında yürürken yalnızca bir köyü değil, yaşayan bir kültürü izliyorduk.

Kahvenin İzinde

Sonra Café San Juan’a girdik.

Burası yalnızca yemek ve içecek servisi yapan bir kafe değildi. Arka bahçesinde küçük bir kahve bahçesi oluşturulmuş ve kahvenin üretim aşamaları da ziyaretçilere gösteriliyordu.

Bahçeyi gezdik. Kahve ağaçlarının arasında dolaşıp fotoğraflar çektik. Kahvenin nasıl yetiştirildiğini ve üretimin hangi aşamalardan geçtiğini gördük.

Çıkarken kahve satış bölümünden biz de kahve aldık.

Ortalama fiyat kilogram başına 20 ABD doları civarındaydı.

Kahve ağacının hikâyesi de en az içtiğimiz kahve kadar ilginçti.

Kahve ağacı, yani Coffea, kökboyasıgiller familyasından, tropikal bölgelerde yetişen odunsu bir bitki. Koyu yeşil ve parlak yaprakları, yasemin kokusunu andıran beyaz çiçekleri ve kırmızı, küçük kirazları andıran meyveleri bulunuyor.

Doğal ortamında yedi metreye kadar ulaşabilen bu ağaçlar, hasadı kolaylaştırmak için tarım alanlarında genellikle iki-üç metre civarında tutuluyor. Üç-dört yaşından sonra meyve vermeye başlıyor ve en verimli dönemine sekiz-on iki yaşları arasında ulaşıyor. Ortalama ömrü ise 30-40 yıl.

Çiçek açtıktan yaklaşık sekiz-on ay sonra meyveler olgunlaşıyor. Meyvenin içerisinde, çoğunlukla ince bir zarla çevrili iki kahve çekirdeği bulunuyor.

Kahve; don olaylarının görülmediği, nemli ve tropikal iklimleri seviyor. Ortalama 18-24 derece sıcaklıklarda yetişiyor ve dünyanın “Kahve Kuşağı” olarak bilinen, Ekvator’un yaklaşık 25 derece kuzeyi ile 30 derece güneyi arasındaki bölgelerinde üretiliyor.

Arabica, yüksek rakımlarda yetişen, aroması daha yumuşak ve kaliteli kabul edilen tür. Robusta ise daha düşük rakımlarda yetişiyor; kafein oranı daha yüksek, tadı daha sert ve hastalıklara karşı daha dayanıklı.

Olgunlaşan kırmızı kahve kirazları toplanıyor, çekirdekler meyveden ayrılıyor, güneşte kurutuluyor ya da suyla fermente ediliyor. Daha sonra yeşil çekirdekler kavrularak o bildiğimiz kahve aromasına kavuşuyor ve içilecek kahvenin hazırlanacağı yönteme göre öğütülüyor.

Bütün bu aşamaları öğrendikten sonra, içtiğimiz bir fincan kahvenin ardında ne kadar uzun bir yolculuk olduğunu insan daha iyi anlıyor.

Maya Kadınlarının Renkleri

Cafeden çıkıp yokuş yukarı yürümeye başladık.

Yol üzerinde el arabasında bir dolara Hindistan cevizi suyu satan bir adama rastladık. Dükkânları, tezgâhları, Guatemalalı insanları, maskeleri, duvar süslemelerini, renkli sokakları ve motorlu dolmuşları fotoğraflayarak San Juan La Laguna Katolik Kilisesi’ne doğru ilerledik. Kilisenin ziyaretini sonraya bıraktık.

Önce Doğal Boya Kadınlar Kooperatifi Ruk’u’x Keem’in ve müzisyen, marangoz ve zanaatkâr tasarımcı Pedro Perez Mendoza’nın duvar resminin bulunduğu binanın önünden geçtik. Kapısında “Tekstil Arcoiris – Tz’utujil halkının sanatı ve rengi” yazıyordu.

Ardından Casa Flor – Ixcaco adlı, yerli kadınların doğal boyalarla dokuma yaptığı kooperatife ulaştık.

Burada bir grup Maya kadını, organik pamuk, doğal boyalar ve geleneksel sırt askılı tezgâhları kullanarak yüzyıllardır süregelen bir geleneği yaşatmaya devam ediyordu.

Kooperatifin temelleri, mücadeleci ve ilham verici bir kadın olan Teresa Ujpan Perez tarafından 30 yıldan fazla bir süre önce atılmış. Teresa, beş kadın arkadaşıyla birlikte halkın ve ailelerinin yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla bu projeyi başlatmış.

Bugün ise el yapımı tekstil ürünleri üreten 34 kadından oluşan bir ekip bulunuyor.

Kendi pamuklarını dört yerel renkte yetiştiriyorlar: beyaz, haki, ixcaco ve yeşil.

Boyalarını ise doğadan elde ediyorlar.

Tohumlar, yapraklar, çiçekler, ağaç kabukları ve başka doğal malzemeler kullanılarak birbirinden farklı renkler oluşturuluyor. Giysilerin tamamı geleneksel sırt askılı tezgâhlarda dokunuyor.

Burada en güzel ayrıntılardan biri de satılan her ürünün onu üreten kadına doğrudan katkı sağlamasıydı. Ürünlerin üzerinde, onları yapan sanatçının fotoğrafı da bulunuyordu.

Bize üretimin bütün aşamalarını gösterdiler. Hangi bitkiden hangi rengin elde edildiğini, doğal boyaların nasıl hazırlandığını ve geleneksel tezgahta kumaşların nasıl dokunduğunu anlattılar.

Bir kumaşa bakarken artık yalnızca renkleri görmüyorduk.

O rengin arkasındaki emeği, geleneği ve bir kadının ellerini de görebiliyorduk.

San Juan La Laguna Kilisesi

Sonrasında San Juan La Laguna Katolik Kilisesi’ne geri döndük ve içini gezdik.

Şimdiye kadar gördüğüm kiliseler arasında oldukça farklı bir ayrıntısı vardı: tavanda beyaz perdeler asılıydı.

İspanyol sömürge döneminde inşa edilen kilisenin 1787 tarihli bir envanterinde üç sunağı ve çeşitli heykelleri olduğu belirtiliyor. Bu da geçmişte kilisenin önemli ve sanatsal değeri yüksek bir cemaate sahip olduğunu gösteriyor.

Kilisenin tarihi ise oldukça hareketli.

2 Nisan 1902’de meydana gelen depremde yıkılmış. 1969-1970 yılları arasında yeniden inşa edilmiş. Daha sonra 2007 yılında, cemaat için daha büyük ve yeni bir kilise yapılması amacıyla tekrar yıkılmış. 2007-2015 yılları arasında yeni kilisenin inşaatı tamamlanmış. Yani aslında oldukça yeni bir kilise.

Ama görünüşü, geçmişten bugüne taşınmış eski bir yapıyı andırıyor.

Gölün Sessizliğine Dönüş

Kiliseden çıktıktan sonra yine aynı rengârenk sokaklardan aşağıya doğru inmeye başladık.

Rengârenk boyanmış yollar, başımızın üzerinde sallanan şemsiyeler, küçük dükkânlar ve geleneksel kıyafetleriyle Guatemalalı kadınlar, yol boyunca fotoğraf makinelerimizin kadrajına girdi. Buluşma noktamıza ulaştık.

Yine tekneye bindik ve gölün üzerinde ilerleyerek otelimize döndük.

Otele vardığımızda günün ışığı hâlâ gölün üzerinde parlıyordu. Otelin güzel manzarasında biraz daha fotoğraf çektim.

Amaryllis, yani göz zambağı/nergis zambağı ile Yaprak Güzeli olarak bilinen Coleus çiçeklerini de görüntüledim.

Sonra odama çekilip biraz dinlendim.

Sabahın karanlığında başlayan uzun bir günün yorgunluğu artık iyice hissediliyordu.

Akşam

Akşam yemeği için Panajachel’de, Guatemala ve vejetaryen mutfağı sunan Lena’s Atlantis isimli restorana gittik.

Ancak gün boyunca sokaklarda gördüğümüz yiyecekler, nedense restorandakilerden daha fazla ilgimi çekmişti. Bazen bir ülkenin gerçek mutfağını şık restoranlardan çok, sokakların kenarında, küçük tezgâhlarda ve insanların günlük hayatının içinde görmek mümkün oluyor.

Ben et yedim ve yanında Gallo isimli yerel bir bira içtim. Biraya 2 ABD doları ödedim.

Yemekten sonra otelimize döndük.

Sabah saat 03.30’da başlayan gün artık geride kalmıştı. Atitlán’ın volkanları, gölün maviliği, rengârenk şemsiyeler, Maya kadınlarının dokuduğu kumaşlar, kakao ve kahvenin kokusu, köyün sokakları ve tekne yolculuğu zihnimizde birbirine karışmıştı.

Yatağa uzandığımda aklımda günün görüntüleri vardı.

Sabah karanlığında başlayan bu beklenmedik yolculuk, bizi yalnızca bir göle değil; Guatemala’nın renklerine, insanlarına ve yüzyıllardır yaşatılan kültürüne götürmüştü.

Ve artık uyku zamanıydı.

Yarın bizi Orta Amerika’nın bir başka yüzü bekliyordu.

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page