top of page

ORTA AMERİKA TURU (Meksika – Guatemala – El Salvador – Nikaragua – Kosta Rika – Panama) 2. Gün

Yazarın fotoğrafı: ÖMER SUHA TOPALAK
ÖMER SUHA TOPALAK
16 Eyl
9 dakikada okunur

Seyahatin 2. Günü 10.11.2025 Pazartesi MEKSİKA - MEXICO CITY - GUATEMALA CITY- ANTIGUA


Altı ülkeyi kapsayan bu uzun yolculuğun Meksika ayağı ne yazık ki kısa sürdü. Sabah otelde yaptığımız kahvaltının ardından havalimanına doğru yola çıktık. Mexico City'ye veda ederken, otobüsün penceresinden son kez şehrin hareketli sokaklarını, birbirine karışan trafiğini ve modern yapılarla eski dünyanın izlerini yan yana taşıyan siluetini seyrettim. Yolumuz üzerinde Paseo de la Reforma Caddesi'ndeki görkemli Bağımsızlık Meleği Anıtı'na gözümüz ilişti. Anıtın hemen önünde, Ölüler Günü'nün renkli ve biraz da ürpertici simgesi olan, pembe giysileri içindeki devasa Catrina figürü yükseliyordu. Meksika'nın ölümle yaşamı aynı sofraya oturtan, hüznü bile renklere dönüştüren kültürünü anlatan bu görüntü, kısa süreliğine de olsa yolculuğumuza ayrı bir anlam kattı.


Şehir akıp giderken gözümüze Pernod Ricard Mexico'nun binası, yol kenarlarını süsleyen rengârenk muraller, modern yapılar ve tramvaylar takıldı. Ardından Monumento a La Raza'nın üzerindeki bronz kartal heykelini gördük. Meksika halklarının ve mestizo kimliğinin tarihini onurlandırmak amacıyla tasarlanan bu anıt, ülkenin geçmişine dair sessiz ama güçlü bir hatırlatmaydı.


Yol boyunca Catedral Ortodoxa La Ascensión'un çan kulesi, havalimanı kavşağında

Meksikalı sanatçı Jorge Marín'in "El Vigilante" adlı eseri ve 2026 Dünya Kupası açılışı için hazırlanmış dev futbol topu da karşımıza çıktı. Mexico City, daha havalimanına ulaşmadan bile bize ne kadar renkli, hareketli ve katmanlı bir şehir olduğunu yeniden hatırlatıyordu.


Mexico City Benito Juárez Havalimanı'ndan saat 11.25'te AeroMexico ile Guatemala'nın başkenti Guatemala City'ye doğru havalandık. Yaklaşık bir buçuk saat süren uçuşun ardından La Aurora Havalimanı'na indik. Uçaktan iner inmez bizi bambaşka bir ülke, bambaşka bir coğrafya bekliyordu.

Guatemala City'den Antigua'ya doğru yola çıktığımızda, yol boyunca manzaranın giderek değiştiğini fark ettik. Ekvator çizgisine yakın konumu nedeniyle yıl boyunca büyük mevsim farklılıkları yaşamayan Guatemala'ya bu yüzden "ilkbaharlar ülkesi" deniyormuş. Gerçekten de hava ne bunaltıcı derecede sıcak ne de üşütecek kadar soğuktu. Fakat beni asıl etkileyen, yol boyunca göz alabildiğine uzanan yeşilin farklı tonları oldu. Sanki doğa, Guatemala'ya daha ilk anda kendisini göstermek için bütün renklerini önümüze sermişti.


Yolculuğumuza başlamadan önce biraz da Guatemala'yı tanıyalım. 108.889 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip ülkenin nüfusu 17 milyondan fazla. Bayrağındaki gök mavisi ve beyaz renkler ülkenin iki okyanusla olan bağını ve saflığını simgeliyor. Ortadaki arma ise Guatemala'nın tarihini ve bağımsızlık ruhunu anlatan sembollerle çevrili. Armanın merkezinde, Orta Amerika'nın İspanya'dan bağımsızlığını kazandığı 15 Eylül 1821 tarihinin yazılı olduğu parşömenin üzerinde ülkenin ulusal sembolü Quetzal kuşu yer alıyor. Arkasında ise bağımsızlığın gerektiğinde silahla savunulabileceğini simgeleyen çapraz tüfek ve kılıçlar, çevresinde de zeytin dallarından oluşan bir çelenk bulunuyor. Biz Guatemala'dayken 1 Amerikan doları 7,84 Guatemala Quetzalı ediyordu.


Antigua'ya doğru ilerlerken Aziz Pedro José de Bethancourt Anıtı'nı, yol kenarındaki sanat eserlerini, Guatemala Çocuk Müzesi'ni, Carlos Mérida Ulusal Modern Sanat Müzesi'ni ve Ulusal Maya Sanatı Müzesi'ni dışarıdan gördük. Şehrin günlük hayatı da yavaş yavaş gözümüzün önüne seriliyordu.


Dollarcity ve La Torre süpermarketleri, rengârenk otobüsler, hayvan taşıyan kamyonetler, polis memurları, otobüs durakları, kahve ağaçları ve yol kenarındaki evler Guatemala'nın gündelik yaşamından küçük ama canlı kesitler sunuyordu.


San Lucas Sacatepéquez'de, Encinos de San Lucas konut yerleşkesinin girişini de gördükten sonra öğle yemeği için Burger King San Lucas'ta durduk. Cheeseburger, patates ve kola için 67,50 Quetzal, yani yaklaşık 375 TL ödedim.

Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuğun ardından nihayet Antigua'ya ulaştık.


Antigua...

Daha ilk anda insanı geçmişin içine çeken bir şehir. İspanyollar bölgeye gelmeden önce de Mayalar tarafından yerleşim yeri olarak kullanılan Antigua, volkanik dağların eteklerinde kurulmuş. Verimli volkanik toprakların oluşturduğu zengin bitki örtüsü, şehrin burada kurulmasının önemli nedenlerinden biri olmuş.

İspanyolcada "eski" anlamına gelen Antigua, 1543-1773 yılları arasında Guatemala Genel Valiliği'nin başkentliğini yapmış. Aynı zamanda İspanyol ordusunun Orta Amerika'daki yönetim merkeziymiş. İspanyollar sömürgelerinden elde ettikleri zenginlikleri buraya taşımış ve böylece şehir birkaç yüzyıl boyunca bölgenin en gözde merkezlerinden biri hâline gelmiş.

Bugün ise Antigua'nın sokaklarında dolaşırken insanın karşısına zenginlikten çok tarihin kendisi çıkıyor. Volkanların gölgesinde, depremlerden defalarca yaralanmış ama her defasında yeniden ayağa kalkmış bir şehir duruyor karşımızda.

Büyük otobüsler şehrin dar sokaklarına giremediğinden küçük minibüslere geçtik.

Önce konaklayacağımız Hotel Panchoy'a giderek eşyalarımızı bıraktık. Otelin dışarıdan görünüşü oldukça sade ve gösterişsizdi. Fakat içeri adım attığımız anda bu sadelik yerini güzel bir avluya ve yemyeşil bir bahçeye bıraktı. Odalar ise beklediğimden çok daha genişti.


Fazla oyalanmadan kendimizi Antigua'nın sokaklarına attık. Şehrin yolları birbirini dik kesen bir ızgara düzenindeydi. Depremlerden sonra yeniden inşa edilirken bu planın özellikle korunmuş olduğu anlaşılıyordu. Birbirinden farklı renklere boyanmış, çoğu tek katlı evler ve dükkânlar yol boyunca sıralanıyordu. Kocaman ahşap kapılar, kolonyal mimarinin izlerini taşıyan pencereler ve işlemeli ahşap parmaklıklar şehrin hemen her köşesinde karşımıza çıkıyordu. Ayaklarımızın altında ise taş döşeli Arnavut kaldırımları vardı.


Başımızı biraz kaldırdığımızda manzara daha da etkileyici hâle geliyordu. Antigua, 3.976 metrelik Acatenango, 3.768 metrelik Fuego ve 3.760 metrelik Agua yanardağlarının arasında kurulmuş. Burada nereye dönseniz bir yanardağla karşılaşmanız mümkün. Şehir, sanki üç devin arasında kurulmuş küçük, renkli ve zamana direnmiş bir yerleşim gibiydi.


İlk durağımız Tanque La Unión oldu. Sömürge döneminden kalma bu eski halk çamaşırhanesi, yalnızca çamaşır yıkamak için kullanılan bir yer değil, geçmişte kadınların her gün buluştuğu, sohbet ettiği ve sosyalleştiği bir yaşam alanıymış. 1850 yılında José María Palomo y Montúfar'ın emriyle yapımına başlanmış ve içerisinde 22 ayrı yıkama havuzu bulunuyormuş. Bugün kullanılmıyor olsa da taş duvarları, Antigua'nın gündelik hayatından geçmişe açılan sessiz bir pencere gibi.


Çamaşırhanenin hemen arkasında, 17. ve 18. yüzyıllar arasında inşa edilmiş Santa Clara Kilisesi ve Manastırı'nın harabeleri bulunuyor. Zamanın ve depremlerin izlerini taşıyan bu kalıntıların önünde palmiyelerin süslediği küçük bir park ve arkasında yükselen volkanlar vardı. Harabelerle canlı doğanın yan yana duruşu, Antigua'nın belki de en karakteristik görüntülerinden birini oluşturuyordu.


Parkın sonunda iki tarihi yapı yan yana karşımıza çıktı. Bunlardan biri 1663 yılında açılan Aziz Petrus Kardeş Sosyal Hizmetler Vakfı ve hastanesi, diğeri ise 1654 yılında inşa edilen Aziz Petrus Havari Kilisesi'ydi.


Buradan 3a Avenida Sur'a yöneldik. Capitania General ve Las Antorchas gibi restoranların arasından geçerek, bir dönem San Carlos Papalık Üniversitesi'nin kampüsü olarak kullanılan Sömürge Dönemi Sanatı Müzesi'ne ulaştık. Üniversite 1768-1777 yılları arasında burada faaliyet göstermiş, daha sonra başkent değişince yapı 1936'da müzeye dönüştürülmüş. Müzenin avlusu o kadar dikkat çekiciymiş ki Guatemala'nın 100 Quetzallık banknotunun arka yüzünde bile bu avluya yer verilmiş.


5a Calle Oriente'ye döndüğümüzde ise Antigua'nın tarihinin ne kadar yoğun olduğunu bir kez daha gördük. Bir tarafta Casa Tridentino adlı lüks butik konaklama binası, diğer tarafta 1542 yılında inşa edilmiş, 1669, 1773 ve 1874 depremlerinde ağır hasar görmüş Eski Metropolitan Katedrali'nin kalıntıları bulunuyordu. Bir zamanlar 66 kubbesi olan yapıdan geriye bugün yalnızca sessiz taşlar ve geçmişin izleri kalmıştı.


Hemen yanında Catedral de San José, yani Aziz Joseph Katedrali bulunuyordu. 1773 Guatemala depremlerinde yıkılan eski Antigua Guatemala Başpiskoposluk Katedrali'nin küçük bir bölümünde yer alan bu yapı, geçmiş ile bugün arasında adeta bir köprü kuruyordu. Katedralin içinde "Cristo Negro" yani Siyah İsa ile "Jesús Sepultado" adlı Gömülmüş İsa heykelini ve Kutsal Mezar sandığını gördük. İçeride ibadet eden insanların sessizliği hâkimdi.


Bir köşede ise küçük Guatemalalı bir kız çocuğu sakız satmaya çalışıyordu. Tarihin ve günlük hayatın böylesine yan yana durması, Antigua'nın en etkileyici taraflarından biriydi.


Katedralden çıktığımızda karşımıza Antigua Merkez Parkı çıktı. Guatemala Turizm Enstitüsü, Antigua Turizm Birliği, Ulusal Polis ve Sacatepéquez Departmanı hükümet merkezinin yanı sıra Guatemala Ulusal Sanat Müzesi'ne de ev sahipliği yapan Kaptan Generallerin Kraliyet Sarayı parkın çevresinde yer alıyordu.


Arkamızı dönüp katedrale baktığımızda ise bambaşka bir manzara vardı. Ana girişin görkemi bütün ihtişamıyla karşımızdaydı. Parkta yerel ürünlerini satan Guatemalalılar, turistler ve ortadaki Sirenler Çeşmesi'nin çevresinde dolaşan insanlar, meydana canlı bir atmosfer veriyordu.


Parkın diğer tarafında 1740-1743 yılları arasında inşa edilmiş Belediye Binası, Çikolata Müzesi ve Antika Kitap Müzesi bulunuyordu. Çikolata Müzesi'nde kakao tarihini öğrenmek, Maya ve Aztek kültürlerindeki kakao ritüellerini deneyimlemek mümkündü.

Müzenin dışında ise José de Pineda Ibarra'nın adına rastladık. Guatemala'ya matbaayı getiren ilk yayıncı ve basımcı olan Ibarra'nın adı, şehrin kültürel tarihinde önemli bir yere sahipti.

Daha sonra dükkânların ve Starbucks gibi kafelerin sıralandığı 5a Avenida Norte'ye girdik. Köşe başlarında çiçeklerle süslenmiş demir kafesli pencereler vardı. Antigua'nın güzelliği biraz da böyle ayrıntılarda saklıydı. Büyük anıtlar kadar küçük pencereler, eski kapılar ve çiçeklerle süslenmiş köşeler de şehrin ruhunu oluşturuyordu.


Sokağın sonunda Antigua'nın en tanınmış simgelerinden biri olan Santa Catalina Kemeri belirdi. Bir zamanlar Bakire ve Şehit Manastırı'nın rahibelerine ait olan bu kemer, manastırdaki rahibelerin sokağa çıkmadan bir binadan diğerine geçebilmeleri için yapılmış. 1830'larda, Orta Amerika Federasyonu döneminde kemerin üzerine bir de saat eklenmiş.

Antigua'da yolumuz La Merced Kilisesi'ne ulaştı. Kilisenin bahçesinde akşam panayırı kurulmuştu. Meydanı sokak lezzetleri satan tezgâhlar ve hediyelik eşya dükkânları doldurmuştu. Havaya birbirine karışan yemek kokuları sinmişti. Öyle ki bir süre sonra üstümüz başımız bile bu kokulara bulanmıştı.


La Merced, 1767 yılında ibadete açılmış bir Katolik kilisesi. Guatemala Churrigueresque tarzının güzel örneklerinden biri olan yapının iki çan kulesi bulunuyor. Cephesinin üst bölümünde Mercedarian Tarikatı'nın kurucusu Aziz Peter Nolasco'nun heykeli, altında ise Merhamet Bakiresi ve Mercedarian arması yer alıyor. Cephenin iki yanında ise çeşitli azizlerin heykelleri bulunuyor.


Akşam olmasına rağmen kilisenin kapıları açıktı. İçeri girdiğimizde dışarıdaki panayırın gürültüsünden tamamen farklı, dingin ve ağırbaşlı bir atmosferle karşılaştık.

İlk olarak dini geçit törenlerinde ve kutlamalarda kullanılan, melek figürleri ve dalga motifleriyle süslenmiş ahşap dinsel alay platformu dikkatimi çekti. Ardından, mavi ve altın tonlarında işlenmiş cübbesi, omzunda taşıdığı haç ve Barok üsluptaki ahşap işçiliğiyle Jesús Nazareno de la Merced karşımıza çıktı. Yerel halkın ve ziyaretçilerin ona duyduğu derin saygı, kilisenin sessizliği içinde daha da belirginleşiyordu.


Mihrap ise Barok sanatının bütün ihtişamını taşıyordu. Altın yaldızlı ayrıntılar, sütunlar ve kemerli nişler göz alıcıydı. Üst bölümde beyaz giysileri ve tacıyla Meryem Ana, alt orta bölümde ise kırmızı bir fon önünde çarmıha gerilmiş İsa figürü bulunuyordu. Her iki yanda dua edercesine eğilmiş melekler vardı.


Kilisenin duvarındaki mermer plakada, Nasıralı İsa tasvirinin 4 Nisan 1971, Palmiye Pazarı günü büyük bir törenle takdis edildiği anlatılıyordu. Bu tarihi kilisenin duvarlarında yalnızca taş ve mermer değil, yüzyılların inancı ve insanların bıraktığı hatıralar da var gibiydi.


Kilisenin dışında Fray Bartolomé de las Casas'ın [1] büstüyle karşılaştık. Yazıtta onun "Yerlilerin Koruyucusu" olduğu belirtiliyordu. Hayatı boyunca Amerika'nın yerli halklarına yapılan zulümlere karşı çıkan bu din adamı, İspanyol sömürgeciliğinin karanlık yüzünü dile getiren önemli isimlerden biri olmuştu.

Bir süre sonra geldiğimiz yoldan geri dönmeye başladık. Yeniden Santa Catalina Kemeri'nin altından geçtik, hediyelik eşya satan dükkânlara göz attık. Çok sayıda maske vardı; fakat fiyatlarını pahalı bulduğum için satın almadım.


Muhteşem kapısıyla dikkat çeken Hotel Posada de Don Rodrigo'nun önünden geçerken kapının yanındaki bir tabela gözüme ilişti. Tabelada 25 Aralık 1919 tarihli belgeye imza atanların ve 1920'deki kurtuluş mücadelesinde hayatını kaybedenlerin hatırası yaşatılıyordu. Sonradan araştırdığımda 1919-1920 yıllarının Guatemala tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Ülkeyi 22 yıl boyunca demir yumrukla yöneten diktatör Manuel Estrada Cabrera'nın devrilmesiyle sonuçlanan büyük halk ayaklanması, tarihe "1920 Unionist Devrimi" olarak geçmişti. Halk, öğrenciler ve işçiler birleşerek Orta Amerika'nın en uzun süreli diktatörlüklerinden birini sona erdirmişti.


Gece ilerlerken biraz dinlenmek için Cafe Condesa'ya oturup kahvemi içtim. Daha sonra grubumuzla yeniden buluşarak akşam yemeği için Las Palmas restoranına gittik. Masaya cips ve küçük bir salata geldi. Ben balık tercih ettim; yanında patates, havuç ve kabak vardı. Tatlı olarak da tarçınlı şekerle kaplanmış, içi dolgulu kızarmış hamur ve dondurma yedik. Yerel Gallo birasından da içtim. Su ve bira için 47 Quetzal ödedim.


Yemekten sonra bir kez daha Antigua'nın sokaklarına çıktık. Gece, şehre gündüzden farklı bir yüz kazandırmıştı. Sokaklar sakinleşmiş, eski binaların kapıları ve taş duvarları loş ışıkların altında daha da etkileyici görünmeye başlamıştı.


Bir duvarda La Antigua Guatemala'nın UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmasının yıldönümünü anan bir tabela gördük. 1979 yılında alınan UNESCO kararı, Antigua'nın yalnızca Guatemala için değil, bütün insanlık için taşıdığı kültürel değerin de tesciliydi.

Evlerin ve restoranların muhteşem ahşap kapıları, taş sokaklar, renkli cepheler ve gecenin sessizliği arasında günümüzü tamamladık.

Otele döndüğümde yorgunluk iyice kendini hissettirmişti. Gün boyunca yürüdüğümüz sokaklar, gördüğümüz kiliseler, harabeler, meydanlar ve volkanlar zihnimde birbiri ardına geçiyordu. Sonunda kendimi odamın geniş yatağına bıraktım.

Antigua'da geçen ilk günün yorgunluğu, güzel bir anının huzuruna dönüşmüştü.



NOTLAR:


[1] Bartolomé de las Casas ( Sevilla , 1474 – Madrid , 1566), 16. yüzyılda yaşamış İspanyol bir avukat, Dominikan rahibi , papaz , piskopos , teolog , filozof idi . Bazı İspanyol fatihlerin Amerika yerli halklarına karşı işlediği suçları kınayan tartışmalı yazılarıyla ünlüdür. Amerika'nın İspanyol keşfi ve fethi olaylarında önemli bir tanık ve birçok önde gelen şahsiyetin yakın arkadaşıydı. Yetenekli ve çalışkan bir birey olarak Hispaniola'ya bir laik olarak geldi, daha sonra Dominikan rahibi ve papazı oldu, sonunda Yeni İspanya'daki Chiapas'ın ilk yerleşik piskoposu oldu ve nihayet resmen ilk " Yerlilerin koruyucusu " olarak atandı.

Eserleri:

• Hint Adaları İçin Çareler Anıtı (1518), diğer adıyla Hint Adalarının Islahı İçin On Beş Çare.

• Hint Adaları Tarihi (1527-1547)

• Özür Dileyen Özet Tarih (1536)

• De único vocationis modo , İspanyolcada On the only way to attract all peoples to the true religion (1537) olarak bilinir.

• Çareler Anıtı (1542)

• İmparator V. Charles'ın tasviri (1547)

• Otuz son derece yasal önerme (yaklaşık 1548)


1552'de Sevilla'ya döndü ve orada daha önce yazdığı kitapları yayımladı:


• Principia Quaedam (1552)

• Aziz Dominik Tarikatı'ndan Piskopos Fray Bartolomé de las Casas veya Casaus tarafından derlenen, Hint Adaları'nın yıkımına dair çok kısa bir anlatım (1552)

• Afrika'nın Yıkımına Dair Kısa Bir Anlatım, Hint Adaları üzerine önceki çalışmanın devamı (1552)

• Köleleştirilmiş Yerliler Üzerine İnceleme (1552)

• Sekizinci çare (1552)

• Günah çıkaranlar için duyurular ve kurallar (1552)

• İşte Fray Bartolomé de las Casas [...] ile Doktor Ginés de Sepúlveda (1552) [ 85 ] arasındaki anlaşmazlık veya tartışma

• Egemen imparatorluğun ve evrensel prensliğin kanıtı (1553'te basılmıştır)

• İspanya Kralı'nın Kızılderililerin şahısları ve toprakları üzerindeki egemenliğine dair belge (yaklaşık 1554)

• II. Philip'e Anma Özeti (1556)

• On İki Şüphe Üzerine İnceleme (1564)

• Bartolomé de las Casas'ın Hindistan işleriyle ilgili olarak Papa V. Pius'a sunduğu dilekçe (1566)

• De regia potestate

• Sözlük

 
 
 

Yorumlar


bottom of page