GÜRCİSTAN - RİZE - BATUM 1.GÜN


Seyahatin 1. Günü 07.04.2024 Pazar İSTANBUL- RİZE - SARP - GÜRCİSTAN - BATUM
2024 senesi Ramazan bayramını Gürcistan’da geçirmeye karar verdim. Bunun için Rize merkezli Ritur isimli firma ile irtibata geçtim. Rize’ye gidiş - dönüş uçak biletlerini
kendim alıp Rize’den tura katılacağım. Sabah A Jet 7:35 uçağı ile İstanbul’dan uçtum ve 9:25’de Rize’ye ulaştım. Deniz üzerine yapılmış havalimanının kontrol kulesi büyük bir çay bardağı şeklinde idi. Havalimanından servis ile Rize merkeze indim. Beni büyük bir çaydanlık ve fincan heykeli karşıladı. Oradan Altın Tepsi isimli börekçiye gidip kıymalı börek yiyip çayımı içtim. Buluşma saatine kadar Rize’yi gezmeye başladım.
Önce Rize meydanının karşısındaki Rize müzesine gittim. Sarı Ev veya Tuzcuoğlu Konağı olarak da bilinen bina, bodrum üzeri iki katlı olarak 19.y.y.da inşa edilmiş sivil mimarinin en güzel örneklerinden olup 1998 senesinde müze olarak ziyarete açılmış. Bahçesinde sizi bir Serender karşılıyor. Serender, orta ve doğu Karadenize özgü, kırsal yörelerde görülen dört direk üzerine oturtulmuş yerden yüksekliği 5-7 m. olan evin dışında kiler ya da tahıl ambarı olarak kullanılan bir tür oda demekmiş. Bahçede ayrıca büyük küpler var bunlara da zamanında şarap, zeytinyağı veya tarım ürünleri depolanıyormuş.
Bahçede ayrıca Bizans, Roma ve Osmanlı dönemi mezar taşları, lahitler, koç heykelleri [1] bulunuyor.
Bodrum kat; taş malzeme ile yapılmış olup; zamanında ahır ve depo olarak kullanılmış. Günümüzde ise müze eserlerinin sergilendiği teşhir salonu olarak kullanılmakta.
Salonda 17-18.y.y. barok-rokoko tarzında yapılmış mobilyalar [2] ile vitrin teşhiri yer almaktadır.

Bu vitrin teşhirlerinde birinde ilginç bir şifa tası vardı. [3]
Birinci katta; mutfak ve misafirlerin kaldığı misafir odaları bulunmakta. Günümüz de bu kat idari kat olarak düzenlenmiş. Müze girişinde taş merdivenin karşısında bulunan mutfak ise yeniden mutfak olarak teşhir edilmiş.
Ortasında klemuri [4] denilen büyük bir zincirin asıldığı büyük ocak mutfakta ana öğe olarak kullanılmış. Zemini taş döşeli. Bakır mutfak kapları sergilenmekte. İkinci kat; hane halkının yaşam mekanları imiş. Günümüzde de aynı amaçla teşhir edilerek ziyarete açılmış. Bu katta yatak odaları ve oturma odaları yer almakta.
Müzede 76 arkeolojik eser, 594 sikke ve 1129 etnografik eser olmak üzere toplam 1799 eser sergilenmekte.

Müzeden sonra çarşıda gezindim. Büyük bir ince belli çay bardağı heykeli ile fotoğraflar çektirdim. Sonra bizi Gürcistan’da gezdirecek tur otobüsünün bulunduğu buluşma noktasına gidip tura başladık.
Önce Sarp sınır kapısı arkasından Gürcistan sınır kapısı Sarpi geçildi. Yolcular otobüsten inip valizleri ile yaya olarak kendi geçiyor, otobüste geçip sonra sınırın öteki tarafında buluşuluyor. Çok fazla sorun yaşamadan sınırı geçtik ve otobüsle devam ettik. Batum yolunda iki ilginç yerin yanından geçtik birisi Gönye Kalesi [5] ve diğeri Çoruh Nehri idi.
Batum Uluslararası Havalimanını geçip Batum’a ve kalacağımız otel olan Euphoria Hotel Batumi’ye ulaştık. Girişi ve görünüşü oldukça gösterişli. Odalar idare eder. Sonrada öğrendiğimize göre otel Metro Turizm’in de sahibi olan ve Gürcistan’da yaşayan Galip Öztürk’e ait.
Hemen Batum’u gece gezmeye başladım. Karadeniz ve Rize’den sonra bir anda kendini Avrupa’da buluyorsun. Binalar, sokaklar, insanlar, restoranlar çok çok güzel ve Avrupai.
Ana merkezi hızlıca gezip Grill Town isimli canlı müzik yapan bir restorana oturdum. Sonradan gezeceğimiz Telavi’deki Kondoli Şarapevi https://marani.ge/ şaraplarından Gürcistan'a özgü asidik, eti ve suyu kırmızı renkli bir üzüm çeşidi olan Saperavi 2019 seçtim. Beraberinde kızartılmış dana etinin güveçte domatesle birlikte pişirildiği Chashushuli ve yumurtalı, peynir dolgulu ekmekten yapılan geleneksel bir Gürcü yemeği olan Khachapuri yedim. 100 Lari ödedim. Tekrar otele dönüp uzun seyahat için dinlenmeye çekildim.
NOTLAR:
Eserin Adı: Koç Heykeli
Eserin Cinsi: Taş
Buluntu Yeri: Rize İli, Çamlıhemşin, Ülkü Köyü, Camialtı Mahallesi
Dönemi: 13. y.y.
Türkler yaşamları boyunca çeşitli hayvanları kendileri için kutsal kabul etmiş ve günlük yaşantıları ile dinsel törenlerinde bu figürleri yoğun bir şekilde kullanmışlardır. Koç da bu figürler arasında oldukça önemli bir yer edinmiştir. Gücü, üretkenliği, bereketi, nazardan korunmayı ve ölümü sembolize etmesi açısından koç, koçbaşı ve koç boynuzu; özellikle mezar taşlarında sevilerek kullanılmıştır.
Anadolu'daki örnekler ise 13. ve 14. yüzyıllarda Müslüman olmadan önce koyun totemine bağlı olan Akkoyunlular ve Karakoyunluların Moğol gücünün kırılmasıyla birlikte İslam dinini benimsedikten sonra da bu toteme bağlılıklarını sürdürerek bayraklarını ve mezar taşlarını koyun resimleriyle süslemişlerdir.
Koç heykelleri; Anadolu'dan, Orta Asya'dan Ön Asya ve Kafkaslara kadar uzanan bir coğrafyada karşımıza çıkmaktadır. Bu taşlarda dikkat çeken bir nokta ise üzerlerinde herhangi bir yazı veya kime ait olduklarını belirten bir bilginin olmamasıdır.
Eserin Adı: Mobilya Takımı
Eserin Cinsi: Ahşap
Dönemi: 17-18.y.y.
Sergide bulunan masa, sandalye ve konsollar 17 ve 18. Yüzyıllarda Avrupa’da gelişen Barok- Rokoko sanatının örnekleridir. Bu sanat 17.yüzyılın başında İtalya’da doğmuştur. Barok sanatının oluşmasında İtalyan Kilisesinin reformları ile Otuz yıl savaşları sonucunda kendini yenileme çalışmaları etkili olmuştur. Roma’da gelişen Barok sanatı daha sonra Avrupa'ya yayılmıştır. Barok sanatı insanlarda dini heyecan uyandırmayı amaçlamıştır. Bu nedenle de Çarmıha gerilme, din yolunda öldürülme, göğe yükselme gibi konuları işlemiştir. Rönesans’taki denge ve uyumun aksine büyük bir hareketlilik vardır.
Rokoko üslubu ise Barok sanatından sonra gelişmiştir. Barok sanatından daha süslü eserler ortaya konulmuştur. Mimarideki irili ufaklı, yuvarlak ve kavisli çizgiler, çiçek, yaprak motiflerinden oluşan süsleme mobilya sanatında da kendini göstermiştir. Bu süsleme ahşap kaplamalar, altın kalem işleri, madalyon biçimli büyük aynalar, köşe aynaları, kıvrımlı mobilyalar, ince ayaklı kanape ve koltuklarla tamamlanır. Rokoko üslubu mimari dekorasyonun dışında biblolarda, porselen eşyalarda, kumaşlarda, takılarda da uygulanmıştır.
[3] Şifa tası (Tihtap tas, çiçek tası, korkutası), Anadolu halk hekimliğinde, üzerinde kişileri çeşitli hastalık ve sıkıntılardan koruma ve iyileştirmede etkisi olduğuna inanılan çeşitli ayet, sayı, harf ve sembollerle bezenmiş taslara verilen ad. Çoğunlukla bakır, bronz ve pirinçten, nadiren ise pişmiş toprak, seramik ve porselenden yapılır. Ağaçtan, istiridye kabuğundan, gümüşten yapılanlarına da seyrek olarak rastlanır. Şifa tasları malzeme, süsleme ve nitelik gibi özellikleri itibarıyla sanat tarihinin değerlendirme alanına girer; dua, ayet, motif özellikleri itibarıyla ise halk biliminin konusudur. Bu tasların, bezendikleri çeşitli ayet ve tılsımların yanı sıra, içine konulan suyun üflenmesi, bu sudan içilmesi ve yıkanılması gibi çok eski dönemlere dayanan ritüeller yoluyla şifa sağladıklarına inanılır. Şifa taslarının geçmişinin MÖ 1. bin yılda Suriye ve Kuzey Mezopotamya civarında yaşamış olan Aramilere kadar gittiği iddia edilir. Aramilere ait olan şifa kaplarının, Antik Babil ve Eski Mısır’daki Mezopotamya büyücülüğünün mirası olduğu düşünülmektedir. İslami örnekler, 12. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zamana yayılmıştır. İslam dönemine ait şifa taslarının bilinen en eski örneği olarak, Büyük Selçukluların Haleb Atabeyi Sultan el-Melike'l-adil Mahmud ibn Zengi için özel hazırlanan şifa tası gösterilmektedir. Bu tasın üzerinde “Bu kutsanmış kap her türlü zehir içindir. İçerisinde kanıtlanmış kullanımlar bir araya getirilmiştir” yazmaktadır. Şifa tası kültürü Memlüklüler de, Anadolu Selçuklularında ve Osmanlılarda devam etmiştir. İlhanlı Hükümdarı Ebû Said Bahadır'ın hediye ettiği Nisan tası şifa taslarının en büyüğü ve en bilinenidir; Konya Mevlâna Müzesi’nde bulunmaktadır. Erzurum yöresinde çiçek tası Çorum yöresinde korku tası, Gaziantep, Konya, Malatya ve Sivas yörelerinde tihtap tası, Ankara yöresinde ise botça tası olarak adlandırılır. "Çiçek tası" isimlendirmesi, koyun ve keçilerde görülen çiçek hastalığının tedavisinde bu tasların kullanılmasındandır. Kızılcahamam taraflarında çiçek hastalığına botça hastalığı dendiğinden Ankara civarında "botça tası" denilir. "Korku tası" isimlendirmesi ise geceden korkma gibi korkuyla ilgili hastalıklar için kullanılmasından ötürüdür. Şifa tasları çoğunlukla küresel, konik veya kesik konik şeklindedir. Hamam tasına benzer. 16. yüzyıldan sonraki şifa tasları, ortasında "göbek" (omphalos) diye isimlendirilen bir çıkıntının olduğu bir formda tasarlanmıştır. Tasarımın neden böyle yapıldığı ile ilgili farklı görüşler öne sürülmüştür. Kullanımı kolaylaştırmak veya suyun dışarı sıçramasını önlemek için şifa taslarının ortası göbekli olarak yapıldığı iddia edildiği gibi, göbeğin "kozmik dağı simgelediği" görüşü de mevcuttur. Frig dönemine ait şifa tasları genellikle stilize edilmiş palmiye yaprakları ile süslüdür. İslam dönemine ait şifa taslarının iç ve dış yüzeylerinde kazıma tekniğiyle işlenmiş kalem işçiliği ile dualar yazılıdır. Sıklıkla yazılanlar; Esmaül Hüsna, Fetih Suresi’nden bölümler Nas, Felaki Fatiha sureleri, Ayet-el Kürsi ile Ashab-ı Kehf ve dört büyük meleğin adıdır. Bazen, şifa tasına pirinç veya kurşun üzerine "Bismillah" yazısı işlenmiş 40 kadar çubuk takılır.Şifa tasları yazıların yanı sıra, geometrik şekiller, mimari tasvirler ve bitki desenleri ile de süslenir. Şifa taslarını bezemekte en çok kullanılan sembolleri ise şunlardır:
· Mühr-ü Süleyman: İç içe geçmiş iki üçgenden oluşan altı köşeli yıldız formundadır. Mezopotamya ve Anadolu'da güç, bereket ve kuvvet sembolüdür.
· On iki burç: İran ve Mezopotamya kökenli şifa taslarında bazen on iki burç sembolü bulunur.
· Hayvan sembolleri: Şifa taslarında bazen akrep, yılan, zehirli örümcek, köpek, aslan gibi hayvan figürleri olabilmektedir. Bu tasvirler, çizimi yapılan hayvanlardan korunmaya yönelik olarak yapılmıştır.
· Sayılar: Şifa taslarını bezemede en çok 1-2-3-6-7-12 sayıları kullanılır. Bu sayılara, Türk ve İslam kültüründe özel anlamlar yüklendiği düşünülmektedir.
Taslar, bölgesel olarak değişen bazı ritüeller uygulanarak kullanılır. Bu ritüellerin bazıları, tasa su konulurken, suyu kıbleye karşı akan bir akarsudan almak, gün doğumundan önce almak, tastaki suyu dökerken ayak basacak hiçbir yere dökülmemesine dikkat etmek, suyu yalnızca ayın belirli günlerinde almaktır.
[4] Klemuri: Ocak zinciri, güğüm, ocak ve kazan gibi aletlerin asıldığı, bir ucu tavandaki kirişe bağlı büyük zincirdir. Rize, Trabzon ve Artvin'in Arhavi, Hopa ve Borçka ilçelerinde kullanılmaktadır. Zincir halkaları burgulu bir şekilde yapılır ve bahçe ocağı da denen taş ocağa kadar uzatılır. Zincirin uçlarına ikili bir demir çengel monte edilir. Ocağın zincire bağlanması için kokancsi denilen demir kanca kullanılır.Ocak zinciri, Lazcanın Pazar ağzında klemuri, Arhavi ağzında keremuli olarak bilinmektedir. Ayrıca kremuli ve kermuli gibi kullanımlara da rastlanmaktadır. Trabzon Ermenileri ocak zincirine klmpur, Hemşinliler ise klinpur der. Ocak zincirinin boşken sallanması uğursuzluk alameti olarak görülürdü. Bu durumda evden birisinin hastalanacağına veya sığırların başının ağrıyacağına inanılırdı.Rize folklorunda kız isteme sürecinde de ocak zinciri kullanılırdı. Damat tarafından beş/on kişi gelinin evindeki klemuriye tutunarak atma türkü söylerlerdi. Damat evinde ise klemuriye tutunarak ateş ocağının çevresinde beş/on kişilik bir halka oluşturulurdu. Laz mitolojisindeki cin benzeri çinka figürünün insanları delirttiği inancı vardı. Birisi delirince yedi farklı değirmenden su toplanır ve bu su kızdırılmış demirin üzerine dökülerek çıkan buhar hastaya koklatılırdı. Buharın is bıraktığı ocak zinciri ise delinin etrafına sarılır ve deliye çinkayı nerede gördüğü sorulurdu. Daha sonra çinkaya öldürmek için o yere sert sopalarla vurulur veya kurşun sıkılırdı. Kızdırılan ocak zincirine su dökülmesi bu buharın hastalara koklatılması Çaykara'da da görülmekteydi.
Batum'un 15 kilometre güneyinde, Çoruh'un ağzında bulunan Roma dönemi kalesidir. Türkiye Gürcistan sınırının 4 km kuzeyinde konumlanmıştır. Kalenin adı, Kolkhis prensesi Medea ve kardeşi Absyrtos'tan bahseden mitle bağlantılıdır. Kaleden ilk kez Yaşlı Plinius'un yazdığı Naturalis Historia adlı eserde bahsedilmiştir. Appianos'un MS 2. yüzyılda yazdığı Mithridatis Savaşları kitabında kalenin antik Yunanca adına atıfta bulunulmuştur. Kale, aynı yüzyılda küçük bir Roma kenti haline dönüşmüştür. Kent, tiyatrosu ve hipodromu ile bilinmekteydi. Prokopios, 6. yüzyılda kalenin kalıntılarının, kalenin eskiden önemli bir yer olduğunu kanıtladığını yazmıştır. Daha sonra Bizans egemenliği altında kalan kale 1547 yılında Osmanlılar'ın eline geçmiştir. Evliya Çelebi'ye göre, Kazaklar 70 şaykadan oluşan kuvvetleriyle 1647'de kaleyi ele geçirmiş, ama Tortum Beyi Gazi Sidi Ahmed Bey 3.000 Megrel ve 1.000 Türkten oluşan ordusuyla kısa sürede kaleyi yeniden Osmanlı topraklarına bağlamıştır. İtalyan misyoner Don Cristoforo De Castelli, 1627-1654 arasında Gürcistan'da bulunduğu sırdada Gonio Kalesi'ni de ziyaret etmiş, Osmanlı döneminde kalenin köle ticaretinin yapıldığı yerlerden biri olduğunu yazmıştır. Castelli, kalede Gürcülerin, Abhazların ve başka uluslardan insanların kitleler halinde satıldığını belirtmiş, çocukların da keçiler gibi satıldığını ifade etmiştir. Gonio Kalesi, 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması'yla Acara bölgesiyle birlikte, o tarihlerde Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan Gürcistan'a katılmıştır. On İki Havari'den biri olan Aziz Matthias'ın mezarının Gonio Kalesi'nde olduğuna inanılır. Bundan dolayı Gürcistan hükûmeti mezarların çevresinin kazılmasını yasaklamıştır. Ancak kalede, özellikle Roma dönemine odaklanan arkeolojik kazılar sürmektedir.











































































Yorumlar