BAŞTAN BAŞA KÜBA
- ÖMER SUHA TOPALAK

- 14 Nis 2022
- 15 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 5 Kas 2023

Küba’ya gitmek pek çok insanın hayallerini süsler. Gezginlerin, fotoğrafçıların, sosyalistlerin, müzisyenlerin, eski Amerikan arabası meraklılarının, doğa tutkunlarının ve belki de en çok Che Guevara hayranlarının... Küba turunu kendime 50. yaş hediyesi olarak yapmayı arzuladım. Ayrıca Fidel Castro ölmeden ve muhtemel değişimler başlamadan 1 Mayıs kutlamalarını görmek istedim. Bu dileğim Jose Marti Küba Dostluk Derneğinden Lütfi Mısırlıoğlu sayesinde gerçekleşti. Bu derneğin Küba ile ilişkisi ve turları vardı. Bizde komşum ve arkadaşım Oktay Çelik’le 22 Nisan-4 Mayıs 2015 tarihli Baştanbaşa Küba turuna katıldık. Bu turda Havana, Baracoa, Guantanamo, Santiago De Cuba, Holguin, Camaguey, Santa Clara, Trinidad, Cienfuegos gezilecekti.

İstanbul’dan Küba’ya direkt uçuş o zaman yoktu, bizim tur Air Canada havayollarından aktarmalı uçuşlar ayarlamıştı. Bizde İstanbul’dan Kanada Toronto’ya 10 saat uçtuk, Pearson Uluslararası havalimanında 2 saat bekleyip oradan da 3 saat uçuşla Havana Jose Marti Havalimanına ve Küba’ya ulaştık. Kalacağımız Hotel Nacional ‘e gidip ilk gece istirahat ettik. Bu otel Küba tarihinin, kültürünün ve Küba kimliğinin sembolü olarak kabul ediliyor. Florida Palm Beach’de bulunan Breakers binası model alınarak 1930 yılında açılıyor. 510 odası var. 1946 yılında Lucky Luciano ve Meyer Lansky gibi mafya patronları tarafından yönetilen mafya zirvesi Havana Konferansı'na ev sahipliği yapmış. Ocak 1959'daki Küba Devrimi'nin ardından Fidel Castro oteli 1960'ta kamulaştırıyor. Otelde kalan meşhurlar Winston Churchill, Jimmy Carter, Frank Sinatra, Ava Gardner, Rita Hayworth, Johnny Weissmuller, Errol Flynn, John Wayne, Marlene Dietrich, Gary Cooper, Marlon Brando, Ernest Hemingway, Yuri Gagarin ,Alexander Fleming. Ben hatıra salonlarını gezerken Fener Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos’un resmini gördüm,2004 senesinde otelde kalmış.

Ertesi sabah Küba’nın başkenti Havana’yı gezmeye başladık. Tabii Camila Cabello Havana şarkısı kulaklarımızdaydı. Havana, ooh na-na , Half of my heart is in Havana, ooh na-na. Eskiden bizim Haliç gibi girişine zincir çekilen karşılıklı iki kalenin olduğu ( Castillo de San Salvador de la Punta ve Faro Castillo del Morro) haliç ağzındaki eski şehir sur kalıntıları arasından içeri girip adadaki on bir Katolik katedralinden biri olan ve 1777 yılında inşaatı biten Havana Katedrali’nin bulunduğu meydana gittik. Barok ön cephesi ve asimetrik çan kuleleri dikkat çekici. Katedralin önündeki meydan sömürge döneminden kalma etkileyici malikaneler ile çevrili. Bir tanesini müzeye çevirmişler, böylece hem içini hem de o döneme ait eşyaları görebiliyorsunuz. Meydanda ise rengârenk sömürge dönemi giysileri içindeki Mulatta’lar sizinle fotoğraf çektirip para kazanmak için bekliyor. Bu arada Mulatta annesi siyah babası beyaz olan melezlere deniyormuş.
Eski Havana içinde gezerken çok fazla yenileme inşaatı ve gürültü vardı, yürüyerek görebildiklerimiz; Christian Andersen ve Fredrich Fröbel’in büstlerinin olduğu okul çocuklarının açık havada oyun oynadığı alanlar, Mercaderes Caddesi, Dominikan rahiplerinin kurduğu San Geronimo De La Habana Üniversitesi, Plaza de Armas’da İspanyol’lara karşı Küba Bağımsızlık mücadelesini başlatan Carlos Manuel de Cespedes’in heykeli, ikinci el açık hava kitap pazarı, Castillo de la Real Fuerza isimli kaleyi, 1770 yılında yapılan Capitanes Generales Sarayı'nda yer alan Museo de la Ciudad’ı (Havana Şehir Müzesi) ve önündeki yolda burada oturan valilerin geçen at arabalarının tekerlek sesinden rahatsız olmasınlar diye taş yerine tahtadan yapılmış yol parkelerini, Ernest Hemingway’ın yedi yıl yaşadığı Ambos Mundos Otelini, Taquechel tarihi eczane müzesini, Asya evini, Casa De La Obrapia(tipik bir Havana aristokrat konutu),Simon Bolivar heykeli, Museo Casa de México Benito Juárez, 9 Nisan Silah Müzesi, Simon Bolivar Evi, İtfaiye Müzesi, Hostal Del Habano Oteli, Plaza de San Francisco de Asís, Cruise Terminal Havana, Basílica Menor de San Francisco de Asís, Lonja del Comercio binası, El Caballero de París olarak bilinen José María López Lledín heykeli (Kendisi Havana sokaklarında dolaşan ve tanınmış bir kült figürü olan zarif bir serseriymiş.), Casa de Carmen Montilla Sanat Galerisi, Keşiş Evi, Parfümeri imalathanesi, Plaza Vieja, Çikolata Fabrikası.
Öğle yemeğini İspanyol şef Jose Carlos Castillo ‘nun işlettiği El Templete Restoran’da yedik. Otobüsle şehir turu yaparken birçok eski ama bakımlı Amerikan arabaları, fayton ve bisiklet taksilere, sarı motosiklet taksilere (Coco adı verilen küçük sempatik taksiler. Şekilleri hakikaten hindistan cevizi gibi yuvarlak.) rastladık. Beyaz Saray’dan kopyalanıp bir metrede yüksek yapılan Capitolio Hükümet binasını, yanında ön yüzünde muazzam heykeller olan Büyük Havana Tiyatrosunu gördük ve Ernest Hemingway’in takıldığı El Floridita barına gittik. Onun bronz heykeli ile kadeh tokuşturarak rom, misket limonu suyu, şeker ve buzun çalkalanması ile yapılan Daiquiri kokteylimizi içtik. Serbest zamanımızda o eski ama cilalı Amerikan arabalarından mor renkli 1958 yapımı Ford olanını Capitolio Hükümet binasınının önünden bir saatlik kiraladık. Yol üzerinde Çin Mahallesini ( 20. yüzyılın başlarında İspanyollar bu ülkeye Guangdong, Hong Kong, Makau gibi yerlerden yüz binlerce Çinli işçi getirmişler. Çinliler kendi topluluklarını oluşturarak bir Çin Mahallesi kurmuşlar), Havana Üniversitesinin çeşitli bölüm binalarını, Devlet Hastanesini, Devrim Meydanını, Jose Marti Anıtını, Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un metalden çok şık siluetlerini,( Camilo rölyefinde “Vas Bien Fidel” yazısı okunuyor: “İyisin, doğru yoldasın Fidel”. Bilmeyen bunun Fidel olduğunu zannediyor. Aslında Havana’ya girdiklerinde, Fidel coşkulu kalabalığa konuşurken bir an Camilo’ya dönmüş, “Voy bien, Camilo?” diye sormuş; “Camilo, iyi miyim, doğru yolda mıyım?” Camilo da yanıt vermiş: “Vas Bien, Fidel”. Bu yazı o anı hatırlatıyor.) Necrópolis Cristóbal Colón Şehir Mezarlığını, zengin mahallelerini, Almanderes Nehrini , Bosque de La Habana ve Parque Almendares ormanlarını ,300 yıllık banyan ağaçlarını, Chorrera Kalesi’ni ve Malecon caddesini (Havana’nın denizle buluştuğu 8 kilometre uzunluğunda bir yol, bir başka simge mekan. Akşamüstünden itibaren gecenin ilerleyen saatlerine kadar müzik dinleyip bira içen gençlerin toplanma yeri, İzmir’in Kordonboyu’nu hatırlatıyor) boydan boya gördük.
Akşam yemeğini görmeyi çok arzu ettiğim, müziklerine bayıldığım Wim Wenders tarafından çekilen belgesel ile çok ünlenen Buena Vista Social Club ve üyeleri İbrahim Ferrer, Compay Segundo, Ruben Gonzalez, Joachim Cooder, Omara Portuondo’nun bir zamanlar sahne aldığı Cafe Taberna’da yedik. Müziği içime doldurup buradaki dansçı kızla dans ettim, hayatımın en güzel anlarından biriydi.
Sabah erkenden Jose Marti Havalimanına gittik, Cuba Havayolları Antanov 158 yeni bir rus uçağı ile oradan Guantanamo’ya uçtuk. Rutubetten uçağın içini soğutmak için klimadan soğuk buhar üflüyorlar, ilk kez gördüm. Otobüs ile giderken yol üzerinde çok uzakta Guantanamo Amerikan Üssünün yuvarlak hava radarlarını gördük. Küba’da Amerikan toprağı olması çok ilginç. Yolda kahvaltı yapacak bir yer bulamadık, bir yerde sadece yumurta vardı, turdakiler mutfağa girip omlet yaptılar.
Baracoa’ya varınca hemen öğle yemeğine geçtik. Burada yemek esnasında çalıp şarkı söyleyen bir grup katılmamızı isteyince ben Bongo, iki arkadaş marakas çaldı hep beraber Compay Segundo’nun Guantanamera şarkısını söyledik. Ben tabii Bongo’yu darbuka gibi çaldım. Baracoa’nın Kristof Kolomb'un 1492’deki ilk yolculuğunda Küba'ya indiği yer olduğu iddiası var. Küba'nın ilk valisi İspanyol fetihçisi Diego Velázquez de Cuéllar tarafından 1511'de kurulan ilk İspanyol yerleşimi. Burada kaldığımız otelin adı Hotel Porto Santo. Aklımda kalan en güzel anılardan biride otelin Kristof Kolomb’un çıktığı yer diye bir haçla işaretlenmiş kıyısından denize girdik. 50 yaşımda Karayip denizinde, tropik ağaçlardan dökülmüş yaprakların arasında, gruptaki arkadaşların söylediği Nazım Hikmet şiirleri ile yüzmek müthiş bir zevkti.
Ertesi gün Baracoa’yı gezmeye çıktık, Matachin Kalesi ve müzesine gittik ancak kale ilaçlandığı için gezemedik. Kıyıdaki Kristof Kolomb’un heykeli ile fotoğraf çektirdik. Para bozdurmak için şehrin merkezinde durduk. Burada ki meydanda eski kolonyal evler ve çok güzel ateş ağaçları vardı. Her yerden müzik sesleri geliyordu. Küba'nın bağımsızlığı için savaşan Tomás Cardoza Fuentes ve onlara karşı savaştığı için İspanyol’lar tarafından yakılarak öldürülen yerli kabile reisi Hatuey’in büstlerini, Nuestra Senora de la Asuncion isimli katedral’de Kristof Kolomb’un getirdiğine inanılan ilk haçı gördük. Senin fikirlerin hala yaşıyor yazan Che Guevara duvar resimleri ile fotoğraf çektirdik. Berber dükkanlarını, eczaneleri, açık havadaki hediyelik ve ağaç oyma tezgahlarını, kaleden dönme Otel el Castillo’yu gördük.
Daha sonra hem tekne gezisi hem de yemek için Toa isimli nehrin yakınındaki Rancho Toa isimli restorana gittik. Kayıkla gezdik sandalcının el ve ayak parmakları 6’şar adetti hayatımda bir ilki daha yaşadım. Yemekte kömürde kızarmış domuz vardı biz tavuk yedik. Çorbaları bambu ağacı gövdesi ile ikram ediyorlardı. Amerika kıtasını Kristof Kolomb’dan 314 sene önce Müslüman denizcilerin keşfettiğini, hatta Kolomb’un Küba’da düz bir tepede bir camiden bahsettiğini söylediği Yunque tepesini gördük. Buradan Finca Duaba isimli açıkhava Kakao müzesine gittik. Tropik meyva ağaçlarını gördük ve kakaonun çikolataya dönüşünün hikayesini dinledik.
Akşam yemekten sonra Victorino Rodriquez Trova müzik evine gidip Küba müziğinin önemli türlerinden Changui’yi dinledik ve dans ettik. Changui özgün Afrika çalgılarıyla icra edilen Küba’nın doğusuna özellikle Baracoa’ya has bir müzik türü imiş.

Sabah Baracoa’dan ayrılarak Santiago De Cuba şehrine doğru otobüs ile hareket ettik. Yol üzerinde Guantanamo şehrinde durduk. Jose Marti meydanında Kübalı Tümgeneral Pedro A. Pérez ‘in heykelini, Iglesia de Santa Catalina Kilisesini, Plaza del Mercado Market Square’i, Eklektik mimarinin güzel bir örneği Salcines Sarayı’nı, yerel bir eczaneyi ve koloniyal dönemin zenginliğini anlatan evlerin olduğu sokaklarda gezdik. Parkın karşısında sanırım bayram için hazırlık yapan müzik eşliğinde dans eden küçük kız çocukları vardı. Canlı yerel müzikler eşliğinde öğle yemeğimizi yedik.
Akşamüstü Santiago De Cuba şehrine vardık. Otelimiz Casa Granda. Burası Batı Afrika'dan gelen köle gemilerinin varış limanıymış o yüzden halkın büyük bölümü Afrika kökenli. Otelin baktığı Cespedes meydanı çevresinde Nuestra Senora de la Asuncion Katedrali, Küba'nın en eski evi 1515 yılında yapılan Diego Velázquez De Cuellar Müzesi ve Castro'nun, balkonundan ilk konuşmasını yaptığı Belediye binası var.
Bir gurup arkadaş fayton kiralayıp deniz kıyısını, Aduana yani Gümrük Binasını, Santa Iphigenia Mezarlığı’nda José Martí’nin Mausoleumunu gördük. Biz Küba’ya gittiğimizde Fidel Castro henüz sağ idi, ancak ölümünden sonra oda buradaki mezarlığa gömülmüş. Ayrıca burada Bacardi Ailesinin kurucusunun oğlu Emilio Bacardi, Buena Vista Social Club’ın ünlü gitarist Compay Segundo, Küba Cumhuriyetinin ilk başkanı Carlos Manuel de Cespedes’de yatıyor. Koloniyal dönem evlerin ve sokakların arasından geri dönerken René Gilberto Ramos Latour isimli Küba’lı devrimci gerillanın heykelini gördük. Akşam Cespedes meydanında kalabalık bir orkestranın konseri vardı. Otelin meydana bakan terasında oturup Mohito’larımızı içerken dilsiz bir sihirbaz yanımıza geldi. Bize muhtelif numaralar yaptı, benim kol saatimi farkında olmadan aldı. Lütfi Ağbi de adam farkına varmadan onun sihirbazlık çantasını sakladı. Zavallı adamcağız dilsiz haliyle bize epey dil döktü neyse sonra çantayı verip epey de bahşiş verdik. Her zaman gülerek andığımız bir anı oldu.

Ertesi güne Santiago De Cuba Katedrali gezerek başladık oradan Diego Velázquez müzesine geçtik. Bu şahıs engizisyon fetihçisi, adanın ilk valisi, ve Tainoların lideri Hatuey’i katleden kişi maalesef. Güney Amerika’dan gasp edilen altın eserlerin eritilip külçe haline getirildiği fırınları da gördük. Güzel olan müzeyi gezerken beş güzel ve genç hanımın müzik aleti olmadan canlı yerel şarkılar söylemesiydi.
Geziye Santiago de Cuba körfezinin tam ucunda olan San Pedro De La Roca Kalesini gezerek devam etmeden önce kaleye yakın okyanusa bakan kalenin diğer adını taşıyan El Morro Restoran’da öğle yemeğimizi açık havada yedik. Kale İspanyol’lar tarafından 17. yy.’da İtalyan mühendis Juan Bautista Antonelli’ye inşa ettirilmiş ve şu anda da o dönemin en iyi korunmuş örneklerinden. Salonlarında korsanlık tarihi, kalenin inşa süreci, hapishane dönemi, 1898 İspanya – Amerika Savaşı sırasında yapılan Santiago de Cuba Deniz Muharebesi hakkında çeşitli unsurlar sergileniyor. Gerçekten dar geçitlerden geçerek, taş merdivenlerden inip çıkarak, nefis manzaralı teraslarda o dönemi hissedebiliyorsunuz. Ayrıca kaleden görünen körfezde 1898’de ki deniz savaşını kaybeden Admiral Pascual Cervera komutasında ki İspanyol Karayipler Filosunun yattığını bilmek üzücü.

Geziye otobüsle devam edip, Batista hükümetinin 1959'da devrilmesine yol açacak ve Küba devriminin başlangıcı olarak kabul edilen 1953'te Fidel Castro liderliğindeki bir grup devrimcinin başarısız silahlı saldırısına sahne olan Moncada Kışlasına gittik. Kışla şu an bir ilkokul ancak duvarlardaki o zamandan kalan kurşun izlerini görmek mümkün. Okula yanımızda götürdüğümüz muhtelif kırtasiyeyi hediye olarak bıraktık.
Sonrada Antonio Maceo Devrim Meydanı’na gittik. “Bronz Dev” lakaplı Maceo’nun atın üzerinde 16 metre yüksekliğinde bir heykeli dikilmiş. Ayrıca Küba’nın bağımsızlık mücadelesinin ilk isyanını temsilen yukarı doğru yükselen 23 maşet (pala) yerleştirilmiş. Antonio Maceo 1868 bağımsızlık savaşının ünlü önderi, bir melez, “Afro-Kübalı”. “Kübalı olma” bilincini yükselten ilk milli kahramanlardan Maceo, İspanyollar tarafından savaş alanında öldürülmüş. Devrimleri anmak ve yaşatmak üzere tasarlanan “Devrim Meydanı” şehrin girişinde ve 53 bin metrekare büyüklüğünde. Açılışını 1991 yılında Fidel Castro yapmış. Akşam yemekten sonra otelin terasında dans gösterisi vardı.
Seyahatin 6. gününde Santiago De Cuba’dan Holguin şehrine hareket ettik. Yol üzerinde Fidel ve kardeşi Raul’un doğum yeri olan Mayari iline bağlı Biran köyüne uğradık. Castro'nun babasının 25.000 dönümlük “Casa Natal De Fidel Castro" adlı şeker plantasyonu çiftliğinde (şimdi bir müze) bir zamanlar 400 çalışan varmış. Kendi mağazaları, oteli, okulu ve postanesi olan küçük bir köy gibiymiş. Şu anda aile evi, içinde ki şahsi eşyaları, çiftlik evleri, okudukları okul hatta horoz döğüşü yapılan arena bile duruyor. Bahçede anne ve babasına ve diğer aile fertlerine ait bir mezar anıtı var.

Oradan Holguin şehrine geçtik. Önce öğle yemeğimizi 1720 isimli restoran da yine canlı müzik eşliğinde yedik sonra 1719 yılında kentin ana meydanı olarak kurulmuş Calixto Garcia İniguez (Bağımsızlık savaşında çatışmış Küba’lı general) parkını gezdik. Holguin gezi boyunca içtiğimiz Bucanero Fuerte (Güçlü Korsan) isimli biraların da üretildiği yer. Buraya gelme sebebimiz Küba’nın ormanlarının yoğun yeşili ile beyaz kumun ve turkuaz denizin bir araya geldiği Karayip denizine bakan sahillerinde denize girmek. Deniz kıyısında ki yerin adı Guardalavaca, otelin adı ise Hotel Playa Costa Verde. Herşey dahil iki yarım gün konakladıktan sonra tekrar öğlen yola çıkıp Camagüey’e gittik.

Buradaki otelimizin adı Gran Hotel. Otelimizin çatısından bütün Camagüey gözüküyor. Burası Afro-Kübalı diye tabir edilen Afrika asıllı Kübalılar’ın yaşadığı bir şehir. Ayrıca ilk Küba Bağımsızlık Savaşı’nın kahramanı Ignacio Agramonte’nin doğum yeri. Camagüey ülkenin kültürünü hissettirmeyi başaran bir kent. Ülkenin genelinde olduğu gibi her köşede müzik, dans ve mojito var. Santa Cecilia Kongre Merkezi, sinemalar sokağı, Yesterday Barı, Nan-King isimli Çin restoranı, Ignesio Agromante Parkı, Our Lady of Candelaria Katedrali, Puro Mağazaları hatırladıklarım arasında. Akşam yemeği açık havada yine canlı müzik eşliğinde ve Bucanero’larla beraber yendi.
Ertesi gün Camagüey’den hareket edip Ernesto Che Guevara’nın mozolesinin ve müzesinin olduğu Santa Clara şehrine gittik. Hava yağmurlu idi, bir yandan da 1 Mayıs hazırlıkları vardı. Müze’de video ve fotoğraf çekilmesi kesinlikle yasak. Müzenin sağında Che’nin fotoğrafları, okul karnesinden satranç takımına, astım ilaçlarından üniformalarına kadar çeşitli kişisel eşyaları sergileniyor. Solunda ise Che, 1967'de Bolivya'daki çatışmalar sırasında öldürülen on altı savaşçı arkadaşı ile birlikte yatmakta. Che’nin kemikleri 1997'de Bolivya'dan Küba'ya getirilmiş ve buraya konulmuş. Müze’de ayrıca Fidel tarafından Che anısına yakılan ”Ölümsüz Ateş” yanmaya devam ediyor. Dışarıda ise ortada 7 metre yüksekliğinde altında “Her zaman zafere doğru” yazan elinde tüfeği ve gerilla kıyafetiyle bronz bir heykeli, solda devrimi anlatan duvar resimleri, sağında ise geniş bir sütun üzerine Fidel’e yazdığı mektubu kabartma olarak duruyor. Mozolenin yakınında yine Küba’lı devrimcilere ait büyük bir mezarlık var.
Buradan Havana’ya geri dönerken yine yol üzerinde Tren Blindado (İspanyolca: zırhlı tren), Küba'nın Santa Clara şehrinde bulunan Küba Devrimi'nin ulusal anıtı, anıt parkı ve müzesinini gördük. Batista, Fidel Castro liderliğindeki devrimcileri yenmek için 1958'de Havana'dan içinde silahlı asker, mühimmat ve erzak taşıyan zırhlı bir tren gönderiyor. Ernesto "Che" Guevara komutasındaki on sekiz gerilla trene saldırıyor ve treni raydan çıkarıyor. Birkaç saat süren şiddetli savaştan sonra gerillalar silahları ve mühimmatı ele geçiriyor.
Santa Clara’dan Havana’ya 1 Mayıs İşçi Bayramına katılmak üzere otobüs ile geri döndük ancak gece ulaştık ve hemen yemeğe geçtik. Gittiğimiz yer La Fontana isminde meşhur bir restoran idi. Bir arkadaş yanında rakı getirmiş, onu yalnız bırakmayıp memleket hasreti giderdik. Bu sefer kaldığımız otelin adı Habana Libre ve oldukça yeni ancak eski Hilton Oteliymiş. Elçiler salonunda Nazım Hikmet’in 1961 senesinde buraya yaptığı seyahat anısına Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı tarafından bir fotoğrafı konmuş. Odalar çok büyük benim tek kişi kalacağım odada 3 adet büyük yatak var. Sabah saat 04:00’de 1 Mayıs’a katılmak için kalkacağız. Milyonlarca insan katıldığından erkenden en yakın yere gitmeye çalışacağız. Ama yorgun olmamıza rağmen otelin en üst katındaki Turquino yani Turkuaz isimli barda mohito eşliğinde orkestra ve dans ekibi ile çok güzel bir zaman geçirdik.
1 Mayıs sabaha karşı 04:00’de yürüyerek yola çıkıp Devrim Meydanına yakın bir yere konuşlandık. Her ülkeden, her meslekten, her yaştan milyonlarca insan gelmişti. Kıyafetlerinden sağlık çalışanları, doktorlar ve askerler oldukları anlaşılıyordu. Başka ilginç olay, Beşiktaş Çarşı grubundan hanımlar tuttukları Che Guevara resmi olan ve “Halkın Takımı - Terketmedi Sevdan Beni” yazan uzun bir pankart ile yürüdüler. Kongo’dan bir grup zenci Afrikalı yüzleri boyalı ve kendi şarkılarını söyleyerek yürüyorlardı. Her ülkeden bayraklar ve insanlar vardı. Bu kadar büyük bir kalabalığın hiçbir problem, tartışma olmadan yürüyor olması beni şaşırttı. Meydana yaklaşınca hep beraber Küba Milli Marşı-La Bayamesa’yı söylediler. Devrim Meydanına ve Jose Marti Anıtını doğru yürüdük. Anıtın önünde Raul Castro geçenleri selamlıyordu. Fidel hasta olduğu için törenlere katılamamıştı ama o ölmeden 1 Mayıs’ı Küba kutlamak nasip oldu çok mutlu oldum. Tören bitince yağmur başladı otele dönüp biraz dinlendik. Öğle yemeğini yiyip Pina Colada’larımızı içip Trinidad’a doğru yola çıktık.
Havana’da yol üzerinde otobüsten San Salvador de la Punta kalesini, 1871'de Havana'da sekiz tıp öğrencisinin haksız yere kurşuna dizilmesi anısına yapılan anıtı, Küba'nın İspanya'ya karşı On Yıl Savaşı'nda (1868-1878) çatışan Dominikli Tümgeneral Máximo Gómez y Báez anıtını gördük ve 1957 yılında yapılan Havana Denizaltı tüneli ile karşı kıyıya çıktık. Bizde Avrasya Tüneli 1916’da açıldığı için bize ilginç geldi. Çıkışta 1991 senesi Panamerikan Oyunları için yapılmış stadyumu gördük. Yine yol üzerinde Mango ağaçlarını, karides yetiştirme havuzlarını ve en ilginci Kırmızı Yengeç olarak bilinen göçmen yerel yengeçleri gördük. Milyonlarcası denizde yumurtlamak için ormandan ana yolu geçerek denize doğru yürüyor. Asfaltın üstü maalesef ölü yengeçle dolu.
Sonunda Trinidad ‘a vardık burada otel yerine Casa particular adı verilen yerel pansiyonlarda kalınacaktı. Benim kalacağım yerde yatak çarşaflarının rengi griye dönmüştü ve Palm yağının kokusu her yere sinmişti o yüzden evden kaçtım ki Oktay’da aynı şikayetlerle sokaktaydı. Sonra bir yer buluruz diyerek akşam yemeğini yiyeceğimiz Müze Restoran’a doğru yürümeye başladık. Yerler bizim Arnavut kaldırımı gibi taş döşeli ancak üstleri düz değil o yüzden yürürken zorlanıyorsun özellikle valizlerle. Gruptakiler halimizi sorunca bizde tayinimiz merkeze çıktı diyerek epey güldük.
Restoran kapısında bizi canlı müzik, dans eden bir çift ve elinde ikramlık içki karafı ile restoranın sahibi karşıladı. Quince Catorce (1514) Müze Restoran yemek yediğimiz en güzel yerlerden biriydi. Koloniyal döneme ait bir evin içi tam bir müze gibi masa üstleri ve o döneme ait dolaplar yemek takımları, kadehler, karaflar, vazolar, seramikler ile tam dolu idi. Yemekte de bu eski yemek takımları kullanılıyordu. Önümde ki dantelli kolalı örtüler üzerinde tam sekiz adet farklı çatal kaşık bıçak vardı. Kendimi şeker plantasyonu sahibi gibi hissettim. Sahibi harika bir koleksiyon toplamış. Buraya kadar ki bütün yemeklerde neredeyse sürekli bir tür ıstakoz olan Langust yedim çünkü burada tavuk eti ile neredeyse aynı fiyat. Misafirleri kapıda karşılayan çift yemek boyunca dans etti ve yemek sonrası herkesi dansa kaldırdılar. Mekan, yemek, ortam bir insan olarak iyi ki bu dünyadayım dedirtti, eridim gittim.

Yemek sonrası rehberimiz Lütfi Ağbi bize restoranın hemen karşısında bir Casa ayarladı. Buranın sahibi Alman kökenli bir hanım olduğundan çok temiz ve düzgündü. Ancak bir odada Oktay’la beraber kalmak zorunda kaldık. Benim için sorun değil ama zavallı arkadaşım benim horlamamdan sabaha kadar uyuyamamış. Buda ekşi tatlı bir anı olarak aklımızda kaldı. Casa’nın bahçesinde çok güzel Acalypha Hispida, Kırmızı zencefil, İstakoz Pençesi veya sahte cennet kuşu denen tropik bitkiler vardı.
Ertesi sabah gezimize bizim Casa’nın hemen yakınındaki Brunet Sarayı - Romantik Müze’den başladık. 1740 tarihli yapı, bir zamanların zengin kontu İspanyol Nicolás de la Cruz Brunet’in eviymiş. 1974’te müzeye çevrilen ev 19. yüzyıl mobilyaları ile döşeli. Plaza Mayor çevresindeki Kutsal üçlü Kilisesini ve Kolonyal Mimari Müzesini gezdik. Iber Otelden fiyat sorduk. Geceliği 180 Euro civarıydı Küba’ya göre hiç ucuz değil. Sonra öğle yemeğine Colonial Restorana geçtik. Öğleden sonra Museo Historico Municipal’i gezdim. 1800’lerden kalma bir malikhane olan bina, Dr. Justo Cantero isminde rivayete göre tüm zenginliğini kurduğu komplolara ve çevirdiği entrikalara borçlu Alman kökenli bir şahsa aitmiş. Zamanında yaşlı bir köle tüccarını zehirleyerek dul kalan eşiyle evlenmiş. Böylece hem eve hem de şeker pancarı tarlalarına konmuş. Evin içinde neo-klasik detaylarla süslü odalarda resimler, fotoğraflar ve eski zaman eşyaları var. Tavanlarda kullanılan sedir ağaçları ve aralarındaki boşluklar evlerin havalanmasını ve serin kalmasını sağlıyormuş. Üst terasında harika bir Trinidad manzarası var. Terasdan Plaza Mayor ve ismi ilginç Haydutlara Karşı Mücadele Ulusal Müzesi görünüyor.

Birde daha önce yolda bir mola esnasında denk geldiğimiz küçük bir kızın makyajlı bir şekilde çeşitli kıyafetlerle fotoğraflarının çekilmesine burada da rastladık. Küba’da 15 yaş kızlar için çok büyük bir öneme sahipmiş ve o doğum günü büyük şölenlerle kutlanırmış. Akşam yemeği serbest idi. Bizde Oktay’la beraber Sol y Son isimli Restorana gittik. Bahçe içinde ortasında üstünde bir melek heykeli bulunan küçük bir havuzu vardı. Yerel mutfaktan lezzetli bir et ve güzel bir şarap söyledik. Burada da canlı müzik vardı. Çalan gurubun kendi cd’leri vardı bende hatıra olarak satın aldım.
Güne Cienfuegos şehri ile başladık. Cienfuegos şehri, 19. yüzyıl Fransa'sını anımsatan bir atmosfer sağlayan klasik cepheler ve ince sütunlarla dolu, mimari açıdan Küba'nın en homojen şehir merkezlerinden biri. Otobüsle merkezde ortada José Martí’nin heykelinin olduğu parkın kenarında durduk. Parkın çevresinde Tomás Terry Tiyatrosu, San Lorenzo Okulu, Purísima Concepción Katedrali, Hükümet Sarayı, İl Müzesi, Benjamín Duarte Kültür Evi, üstünde bağımsızlık günü 20 Mayıs 1902 yazan bir zafer takı.(Ülkenin başka yerlerinde fazla örneği yok) ve en eski bina olduğu söylenen Palatino isimli bir bar var. Ben boş zamanda eski bir İspanyol kumarhanesi olan İl müzesini gezdim. İçinde çevreden toplanmış bir çok eser ve sanat eserleri sergileniyordu. Ayrıca Köle sahibi şeker tüccarı Tomás Terry’nin Tiyatrosunu gezdik. Tiyatro 1889 tarihinde yapıldığı gibi kalmış ve halen kullanılıyor. Tavanları, üç katlı locaları, açılır kapanır tahta koltukları sanki tarihten çıkıp gelmiş gibi duruyor. Girişte Tomas Terry’nin bir heykeli ve şahane art nouveau ayaklı lambalar var.
Öğle yemeği için Punta Gorda yakınlarındaki Cienfuegos Yat Kulübüne gittik. Çok güzel eski bir bina , yanında havuzu ve önünde yatları ile Küba’da şaşırtan bir manzara. Yemek sonrası Palacio Del Valle isminde şimdi Hotel Jagua’nın bahçesinde kalan çok gösterişli eski bir binaya geldik. Sahibi 1912 senesinde Küba’ya getirttiği Faslı ustalara Bizans, Arap, Gotik ve Barok karışımı bu binayı yaptırmış. Bahçesinde üstleri yerel taşlarla döşeli, ortalarında metal heykellerin olduğu çok enteresan masalara sahip bir restoran var. Bahçede domuz çevirme yapılıyordu. Müzik yapan yedi kişilik bir grup geldi. Bizde Oktay’la sırayla Tumba çaldık. Gece tekrar Havana’ya döndük. Akşam yemeğini Mesón de la Flota, isimli 18. ve 19. yüzyılların geleneksel İspanyol tavernalarını çağrıştıran bir restoran da yedik. Bir Flamenko grubunun müzik yapan dört erkek ve dans eden üç bayanın performanslarını izledik.
Son güne Havana’da gezemediğimiz yerlerden Partagas Puro fabrikası ile başladık. Puro’yu filmlerdeki gibi güzel Küba’lı kadınlar bacaklarında rulo yaparak yapmıyor tabii ki. Herkesin bir masası var ve kadın erkek hep beraber puro üretiyorlar. Başlarında da bir şahıs günlük gazeteleri veya bir kitap okuyor. Ünlü markalar Cohiba, Monte Cristo ve Romeo y Julieta. Oradan meşhur Küba Romlarının üretildiği Havana Club isimli markanın müzesine gittik. Hem Küba’nın milli içkisi Rom’un şeker kamışından nasıl yapıldığını gördük hem de altı kişilik bir müzik grubu eşliğinde Rom’ların tadına baktık. Sonra da bazı ünlü kişilerin büstlerinin olduğu La Maestranza Parkı’na gittik. Bu büstlerin en başında atamızın büstü var. Büstün kaidesinde “ATATÜRK” “Mustafa Kemal Atatürk” İspanyolca “Fondador de la Republica de Turquia”, yani “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu” ve altında Türkçe “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” ve İspanyolca tercümesi olan “PAZ EN EL PAIS, PAZ EN EL MUNDO” yazıyor. Küba’da böylesine güzel bir yerde Atamızın büstünü görmek insanı duygulandırıyor. Bütün grup bir sürü fotoğraf çektirdik.
Öğle yemeği için Casa Maytee- Focsa isimli 33 katlı bir otelin en üst katındaki La Torre Restoranda yedik. Oradan Küba Devrim Müzesine gittik. Binanın dışı neo klasik, Batista döneminde başkanlık sarayı. Günümüzde ise müze olarak; Küba’nın en eski yerli tainolardan tutun kolonyal tarihe, oradan Küba’nın bağımsızlık tarihine, oradan devrim öncesi Batista dönemi ve 1959 Che Guevara, Fidel Castro, Raul Castro ve Camilo Cienfuegos’un öncülüğünde yapılan devrim tarihine dair yazılı birçok obje ve o dönemin devrimci güçlerinin kullandığı eşya ve mücadelede kullanılan araç gereç silah mühimmatları çok güzel ve özel bir şekilde sergilenmekte. Dış bahçeye doğru çıktığınızda Granma Yatını göreceksiniz. Granma Yatı; Fidel Castro, Che Guevara ve yoldaşlarının Meksika da iken ortak komünal bir bütçe ile almış oldukları bir yat. Yatın normal kapasitesi 12 kişilik iken Kübalı devrimciler 82 kişi olarak yola çıkıyorlar. Devrim Müzesi’nin ilk girişinde devrimde Fidel Castro’nun kullanmış olduğu tank da tüm gerçekliğiyle duruyor. Turun son yemeğini Concordia Caddesinde Paladar La Guarida isimli bir restoranda yiyoruz. Küba’nın sürprizlerinden biri de burası. Dıştan yıkılacakmış gibi duran ancak karakter sahibi bir bina, üst katında inanılmaz güzellikte ve sıcaklıkta bir restoran. Bu güzel yemekten sonra sabah yine aynı yolla İstanbul’a geri dönüp şahane bir turu daha bitirdik.
Notlar: Küba’da ikili para sistemi var birincisi Küba Pesosu (CUP) ikincisi CUC (kuk) adı verilen Konvertibl Peso. Bozdurduğum 500 Euro karşılığı 515,45 CUC aldım. Yani nerede ise 1 Euro= 1 CUC. Ancak 1 CUC= 25,75 CUP. Yerli halk 25 kat daha ucuz bir para kullanıyor. 2015 senesinde yerli halk devlet tarafından dağıtılan kuponlarla en temel ihtiyaçları olan yumurta, süt, yağ, un, makarna, pirinç, şeker gibi ürünleri Peso (CUP) ile çok ucuza temin edebiliyorlardı. Devlet politikası gereği evsiz insan yok. Eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz.
Fidel yıllarca Küba’da tek adam olmuş ama kendini hiçbir zaman ön planda tutmamış. Adının caddelere, meydanlara, okullara verilmesine her zaman karşı çıkmış. Heykellerinin dikilmesini istememiş. Küba paralarında portresinin yer almasına izin vermemiş.
Ayrıca bana en ilginç gelen konu, evlerde pencere olmaması, sürekli her yerden müzik seslerinin yükselmesi ve insanların dans etmesi, fakir ancak mutlu göründükleri.

































































































































Yorumlar